unutulan veya yanlış kullanılan bazı islami mefhumlar

Toplumumuzda yerleşen değişik bir bid’at şekli de, bazı İslâmî

ıstilâhların yanlış kullanılmasıdır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Bir Müslümanın yakını öldüğü zaman, “taziye” için “Başın

sağolsun.” demek, bu yanlış kullanılan ıstilâhlardan biridir. Zira fıkıh

kitaplarında bildirildiğine göre ölü yakınlarına “Emir Allâh

Teâlâ’tandır, Allâh Teâlâ sizlere sabır versin, mevtaya da Allâh Teâlâ

rahmet eylesin.” demek gerekiyor.1663

2- Yine bir ölüm haberi veya acılı bir olay duyulduğunda, “İnnâ

lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”demek sünnettir. Bir Hadis-i Şerif’de:

“Kim musibet anında: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.” derse,

Allâh onun bu musibetini telafi edip o musibetin sonunu iyi kılar.”

1664buyrulmuştur.

Uzakta olan bir kişiye yapılacak tâziye için Rasûlüllâh

Efendimizin, çocuğu ölen Muaz efendimize gönderdiği şu metin bir

örnek olmalıdır: “Bismillâhirrahmânirrahîm: “Allâh’ın Rasülü

Muhammedden Muaz bin Cebel’e, selâm sana! Ben sana da,


1663 Büyük İslâm İlmihâli, 263; Fıkhü’s-Sünneh, 1/417.

İslam’da, siyah elbiseler giyerek ölülere yas tutmak da yoktur. Ancak kocası

ölen kadın, dört ay on gün süslenmez ve kokulanmaz.

Koca dışındaki ölen kişiler için ise, en fazla üç gün yas tutma ruhsatı var. (Bilgi

için, Kütüb-i Sitte Tercümesi, 11/367-376’ya bakınız.)

1664 Büyük Hadis Külliyatı, 4/24.

998

kendinden başka hiçbir İlâh olmayan Allâh’a hamd etmeyi tavsiye

edİyorum.

Allâh senin mükâfatını büyük kılsın. Sana sabır ilham etsin.

Bizi ve seni şükürle rızıklandırsın. Canlarımız, mallarımız,

ailelerimiz Allâh’ın bize verdiği birer hediyesi ve bize verdiği birer

emanetidir. Gıbta ve sevinç içinde Allâh onunla seni faydalandırdı.

Alırken de salât ve hidayet gibi büyük bir ecirle aldı. Karşılığını

bekliyorsan mutlaka sabret! Feryatların, ecrini heder etmesin ki,

sonra pişman olmayasın! Şunu da iyi bil ki feryat, öleni geri

getirmez. Olan olmuştur artık. Selâmlar (vesselâm.)”1665

İslâmın bazı ameli konularında (başörtüsü gibi) titiz davranan

bir kısım liderler, bir kulluk görevi olan İslâmın taziye şeklini

bırakarak, Tahir Büyükkörükçü hoca efendinin cenazesinde olduğu

gibi, Hristiyanlar gibi çelenk göndererek ve böylece amellerine şirk

katarak imanlarını tehlikeye atmaktadırlar!

Bazı gazeteler taziye için Bakara, 156. Âyet-i Kerîmesi'ni

sütunlarına yazıyor. Hâlbuki pek çok kişi, bu yazıları içeren gazeteleri

yerlere veya çöplüklere atmaktadırlar.

3- Başka bir yanlış kullanma ise Fâtiha Sûresi anılırken

yapılmaktadır. Mesela birisi, başka birine Fâtiha'dan bahsetmek

istediğinde, “Fâtiha Sûresi” diyeceği yerde “Elham Sûresi”

demektedir. Hatta ilim adına yazılan bazı ilmihal kitaplarında bile,

onur duyarak, “Fâtihaya” “Elhamı Şerif” denilmektedir. Hâlbuki

“Elham” kelimesi “Elhamd” kelimesinin bozulmuş şeklidir. Yani

sondaki “dal” harfi düşürülmüş ve manası olmayan bir kelime haline

gelmiştir. Bir kişi bunu bilerek ve önemsemeyerek söylese, Kur’ân’ın

bir kelimesini bilerek tahrif yapmış olacağından, imanını da tehlikeye

atmış olur!Çünkü o kişi bile bile Âyette tahrifat yapmış oluyor. O

halde bu sureye; "Fâtiha" veya "Elhamdülillâh Sûresi" demek uygun

olur.1666


1665 Büyük Hadis Külliyatı, 1/394.

1666 Bilgi için Hak dini Kur’ân Dili, 1/154’e bakınız.

999

4- Bu konuda başka bir yanlış ise “dünya” kelimesinin

kullanılmasında olmaktadır. Şöyle ki, bazı kişiler, ahiretten

bahsederken “öbür dünya” demektedirler. Hâlbuki “dünya” “aşağı,

alçak, yakın, gelip geçici ve değersiz” demektir. “Ahiret” ise:

“dünyadan sonra başlayan ve sonsuz hayata verilen isimdir.

”Mü’minler için paha biçilmez bir hayat olan “ahiret”, kâfirler için ise,

gerçek adaletin tecelli ettiği bir yurttur.1667

5- Başka bir hata ise herhangi bir sebeple bir kişi, diğerine: “Lâ

havle ve lakuvvete illabillahil-aliyyil-azîm”i söyle diyeceği yerde,

“lâ havle”yi söyle, demektedirler. Hâlbuki bu durumda, mana, yanlış

olmakta ve kişi bilerek söylerse îmanı tehlikeye girmektedir. Zira Bir

kişinin: “Lâhavle” deyip kalması, Kelime-i tevhid’i söylerken:

“Lâilâhe” deyip kalması gibidir. Çünkü birincisinde: “Lâ

havle=Hiçbir hareket yoktur.” deyip kalması ile “ve lâ kuvvete illâ

billâhi'l-aliyyi'l-azîm” “ ve ancak Allâh’ın gücü vardır.” kısmı

söylenmediğinden, ters bir anlam ortaya çıkmaktadır. İkincisinde ise,

“Lâilâhe=Hiçbir İlâh yoktur.” deyip kalınması ile “İllâllâh= Ancak

Allâh vardır.” kısmı söylenmediğinden, zıt bir anlam ortaya

çıkmaktadır. Yine “Lâilâhe” kısmı söylenmeyip, yalnız “İllâllâh”ı

söylemekle de Kelime-i tevhid’in anlamı eksik olmaktadır. Buna

rağmen halk arasında, herhangi bir sebeple: “illâllâh” bıktım senden”

şeklide kullanımlar yaygındır ki, bu da yanlışdır.

6- Yine bazı kişilerin, boş yere yapılan harcamalara dikkat

çekmek ve haramdan kazanılan paranın insana hayır getirmeyeceğini

dile getirmek için, “Hay’dan gelen Hu’ya gider” demektedirler.

Hâlbuki bu cümledeki “Hay” kelimesi, Allâh Teâlâ’nın

sıfatlarındandır. Yine “Hu” kelimesi de, tek başına kullanıldığında,

Allâh Teâlâ’yı işaret eden bir zamirdir. Yani “Hay’dan gelen Hu’ya

gider.” demek, “Allâh’tan gelen, helâldan gelen Allâh yoluna, güzel

yerlere gider.” demektir. Onun için, bu cümle kötü anlamda

kullanılmamalıdır.


1667 Bilgi için, age., 1/185, 355’e bakınız.

1000

 7- Başka bir yanlış ise “inşâEllâh” kelimesinin ortada ki

hemzeyi (“â” hecesini) düşürerek söylemektir. Hâlbuki bu durumda

kelimede bir harf eksilmekte ve anlam değişmektedir.

8- Bazıları da “Allâh Teâlâ en iyi bilendir.” cümlesinin

Arapçasını yanlış telaffuz etmektedir. Yani “Allâh-ü âlem” diye

söylüyorlar ve hemze yerine “ayn” koyup, bunu da uzatıyorlar. Yani

“Allâhü Âlem”= “Allâh, Âlemdir.” diyorlar ki büyük bir yanlıştır. Zira

Allah Teâlâ, “Âlem” değil, bilhassa âlemleri yaratandır! Türkçede

yazılışı: Âllâh’ü e’lem”dir. Yani “ğayn” tutarlıdır. Bu cümleyi arapçayı

bilenler söylemeli. Diğer kişler ise: “Allah en iyi bilendir.” demelidir!

Ateistler de: “Yaratıcı Âlemdir yani doğadır.” diyorlar! Onun için

Arapça'sını söyleyemeyen, Türkçesini söylemelidir. Bazı yörelerde de;

“sanırım, herhalde” yerine, “Allihim” diyorlar. Sanırım bu da “Âllâh’ü

e’lem”in bozulmuş şeklidir. Zira anlamıyoktur. Bu da tehlikeli sözdür!

9- En büyük yanlışlardan birisi de, Kurban Bayramı günlerinde

farz namazlardan sonra söylenen tekbirlerin “teşrîk tekbirleri”

şeklinde yazılıp söylenmesidir. Yani Latin harflerle yazıldığında,

kelimenin sonunun “g” harfi ile değil de “k” harfiyle yazılıp

söylenmesidir. Zira “k” ile söylenirse, “teşrîk” ortak koşmak

anlamında, “g” ile söylenirse “teşrîg”, et kurutma anlamındadır. Yani

“teşrîg günleri” et kurutma günleri demektir.1668

Asrı saâdette, Kurban Bayramı günlerinde et çok olduğundan

ve bu etleri de kısa sürede tüketmek mümkün olmadığından, ayrıca

eskiden buzdolabı gibi bir soğutucu alet de olmadığından,

yenmeyen etler güneşe serilerek kurutulur, ilerleyen günlerde

yenirdi. İşte bundan dolayı Kurban Bayramı günlerine “teşrîg

günleri” denilmiş bu günlerde getirilen tekbirlere de “teşrîg

tekbirleri” denilmiştir.

“Teşrîk” kelimesinin, “ortak” anlamında kullanılması bizim

toplumumuzda da vardır. Örnek: Bir kişi beraber iş yaptığı kişi için: “Biz

bu arkadaşla teşrîk’i mesâi yapıyoruz” yani “ortak iş yapıyoruz." der.


1668 Putlar Kitabı, 87, İbn-i Kalbi. Bu kelimenin yazılış şekli için, lügatlardaki Arapça

yazılışına ve Mebsût’ı Serahsi, 12/9’a bakınız.

1001

Bunun gibi bir yanlış da, “büyük hades” yerine, “büyük

abdest”, “küçük hades” yerine “küçük abdest” demektir. Hades'e,

yani pisliğe “abdest” demek nasıl bir tehlikedir, herkes düşünmeli!

10- Yine yerinde kullanılmayan lafızlardan biri de “medenî”

kelimesidir. Medenî demek; faziletli, görgülü ve üstün demektir.

Bazıları Avrupa kökenli kanunlara veya diğer beşeri kanunlara

“Medenî Kanunlar” diyorlar. Hâlbuki asıl medeni kanunlar Allâh

Teâlâ’nın gönderdiği kanunlardır. Zira “doğru” her konuda birdir, o

da İslam'ın hükümleridir. Aksini düşünmek küfürdür.1669

11- Yine “onur” kelimesi yerine “gurur” kelimesini kullanmak

da yanlıştır. Zira “gurur”; “aldanma ve aldatma” ile ilgili mânâ

içermektedir. Bilgi için, En’am Sûresi 130 ve A’raf Sûresi 22’ye bakınız.

12- Yanlış bir amaç için kullanılan başka bir deyim ise,

sevilmeyen bir tavıra karşı “Biz Allâh Allâh deriz, siz de yallâh

yallâh dersiniz.” cümlesidir. Yallâh demek “Ya Allâh” demektir. Yani

ikisi de Allâh içindir.

13- Yanlış söylenilen sözlerden biri de “Her şerde bir hayır

vardır, her hayırda bir şer vardır.” cümlesidir. Halbu ki Bakara 216.

Âyette: “...umulur ki sizin hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayır

olabilir ve sizin sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir, Allah

bilir siz bilemezsiniz.” Yani her şerde bir hayır var demek yanlıştır.

Ancak içinden çıkamadığımız bir şer işte hayır olabilir.

14- Bu konudaki en önemli yanlışlardan biri de, Âyet-i Kerîme

ve Hadis-i Şeriflerde geçen “hayır” kelimelerine mana verilirken

yapılmaktadır. Şöyle ki; Allâh Teâlâ ve onun Rasûlü bir konuda

“şerre” işaret ederken, hayırlı olan yönü bildirmek için “Şu


1669 Bilgi için, Kütüb-i Sitte Tercümesi, 9/418’e bakınız.

Avrupalılar, Medeniyet kelimesini= sivil=Yeni din=vahiy dışında oluşturulan

yaşam ilkeleri anlamında da kullanmışlardır. Yani Katolikliğe alternatif olarak

çıkan Protestanlığa ve Hristiyan ilkelerine alternatif olarak getirilen “Laik”

kanunlara “Medeni” demişlerdir. (Prof. Bedri Gençer.) Türk laikler de, İslâmı,

bozulmuş Hristiyanlık ile aynı konumda gördükleri için, laik kanunlara “medeni”

kanun demişlerdir! Medeni: Hakka uyan ve adaletli olandır. Hak ise İslam’dır.

1002

hayırlıdır.” buyuruyorlar. Tercüme eden de, aynı kelimeye Şu “daha”

hayırlıdır diye mana veriyor. Hâlbuki “şerlerde”, az da olsa hayır

yoktur.

Örnek: “Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli rablar mı hayırlı,

yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?”1670 Mealde:

“…Çeşitli rablar mı “daha” hayırlı” deniyor. “Durum böyle. Her kim

Allâh’ın emir ve yasaklarına saygı gösterip yüceltirse, bu Rabbinin

katında hayırlıdır.”

1671 Mealde: “…Bu Rabbinin katında ”daha”

hayırlı.” deniyor. “Hacc-ı ekber gününde Allâh ve Rasûlü’nden

insanlara bir bildiridir: Allâh ve Rasûlü müşriklerden uzaktır. Eğer

tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz

bilin ki, siz Allâh’ı aciz bırakacak değilsiniz. O kâfirlere elem verici

bir azabı müjdele!”1672 Mealde: “…Bu sizin için ”daha” hayırlıdır.”

deniyor. Münafıklar hakkında:

“…Eğer tevbe ederlerse, onlar için hayırlı olur. Yüz çevirirlerse,

Allâh onları dünyada da ahirette de elem verici bir azaba

çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı

vardır.”1673 Mealde: “…Tevbe ederlerse, onlar için hayırlı.” deniyor.

Kur’ân meâllerinin genelinde, yukarıda geçen “hayırlı”

kelimeleri, “daha hayırlı” diye tercüme edilmiştir.

Son Âyet'in tercümesi için ise şunu söyleyebiliriz. Bu şekildeki

bir tercüme: “Tevbe ederlerse daha hayırlı, tevbe etmezlerse az

hayırlı” anlamı taşımaktadır. Hâlbuki tevbe etmemekte az da olsa

hayır yoktur. Tevbesizlik mutlak şerdir! Onun için tercümedeki

“daha” kelimesi yanlış yerde kullanılmıştır. Bundan dolayı başka

ilâhlarda, rablarda veya tevbe etmemekde, az da olsa hayır görmek

kişiyi küfre götürür!


1670 Yusuf, 39.

1671 Hacc, 30.

1672 Tevbe, 3.

1673 Tevbe, 74.

1003

Yine Kur’ân meâli yazan bazı kişiler, Allâh Teâlâ’nın, birçok

Âyetinde müşrikler için: “Allâh mı hayırlı, yoksa O’na ortak

koştukları mı?” şeklindeki uyarılarını: “Allâh mı “daha” hayırlı,

yoksa O’na ortak koştukları mı?” diye tercüme etmişlerdir ve

farkında olmadan Müşriklerin ilâhlarında, az da olsa, “hayır”

olduğunu söylemişlerdir! Bu durumlar ise, bilerek yapılması halinde

kişiyi küfre götürür.

Başka bir örnek: “(Rasûl'üm) De ki: Hamd olsun Allâh’a,

selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allâh mı hayırlı, yoksa O’na

ortak koştukları mı?”1674 “Bize hatalarımızı ve senin bize zorla

yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize imân ettik. Allâh

hem hayırlı hem bakidir.”1675

“İbrahim’i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: Allâh’a

kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu

sizin için hayırlıdır.”1676

Burada: “...Allâh mı hayırlı, yoksa O’na ortak koştukları mı?”

Âyetinde, Müşriklerin ilâhlarında, az da olsa “hayır”

kasdedilmemektedir. İkinci Âyette yine İbrâhim alehisselâm,

“Allâh'tan başkalarına ibadette zerre kadar “hayır” yoktur” demek

istiyor. Yanlış meâlcilerin yazdığı gibi, “Allâh'tan başkalarına ibadette

az da olsa “hayır” vardır demek istemiyor. Zira ilgil Âyetlerdeki:

“Daha hayırlı” tercümesinin zıttı ”az hayırlı” anlamındadır!

Yine bu Âyetlerdeki “hayır” kelimeleri de, birçok “Kur’ân

meâlinde” “Daha hayırlı.” diye tercüme edilmiştir. Bunların dışındaki

pek Âyetteki “Hayır” kelimesi de, “şerrin” karşılığı olarak bildirildiği

halde, “daha hayırlı” diye tercüme edilmiştir. Hâlbuki bu Âyetlerde

kesinlikle “hayrın” karşıtı olarak işaret edilen “şerr” dile getirilmeket

ve Âyetlerin içerdiği hükümlerde, az da olsa “hayır” olduğuna delalet

eden bir anlam yoktur. Yani bu Âyetlerde, bir hayırın dereceleri dile


1674 Neml, 59.

1675 Tâhâ, 73.

1676 Ankebut,16.

1004

getirilmemektedir. Bilakis “hayır ve şer” diye birbirine zıt iki anlama

dikkat çekilmektedir. Aksini düşünmek ise, kişiyi küfre götürür.

 Konu ile ilgili olarak şu Âyetlere de bakınız: “Bakara, 54, 103,

220, 221; Âl-i Imrân, 110; Nisa, 46, 66; En’am, 57; A’raf, 85; Enfal, 19;

Tevbe, 3, 109; Hud, 86; İsra, 35; Meryem, 73; Hacc, 30; Furkan, 15;

Neml, 59; Saffat, 62; Fâtır, 11; Zuhruf, 58; Kamer, 43; Fussılet, 40.

“Hayır” kelimesi geçen bütün Âyetlerde bu duruma dikkat

etmek gerekir.

Ben bu tesbitleri, “Türkiye Diyanet Vakfının” komisyona

hazırlattığı “Kur’ân-ı kerim meâli”nden yaptım. (Baskı: 2007)

15- Diğer bir yanlış ise, bir şey ikram edildiğinde

“Geçmişlerinin canına değsin.” denilmesidir. Hâlbuki böyle bir

durumda “Allâh Teâlâ, size ve geçmişlerine rahmetsin ve

bağışlasın.” denmelidir. Zira ölüler yiyecek ve içeceklere ihtiyaç

duymazlar. Onun için ölülere, maddi şeyler değil, ikram edilen

şeylerin sevapları ulaşır.1677

16- Kur’ân üzerine, Kâbe’ye veya benzeri şeylere “yemin”

etmek de yanlış uygulamalardandır.

“Katile bintü Sayfi (Radıyâllâhü anhe) anlatıyor: “Rasûlüllâh

(Aleyhissalâtü vesselam)’a bir Yahudi uğradı ve: “Siz Müslümanlar

Allâh’a benzer koşuyor ve şirk’e düşüyorsunuz ve diyorsunuz ki:

“Allâh istedi ben de istedim.” Yine diyorsunuz ki: “Kâbe’ye yemin

olsun!”

Bunun üzerine Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam) Ashabına

yönelerek, yemin etmek istedikleri zaman “Kâbe'nin Rabbına kasem


1677 Konuyla ilgili olarak Haşr, 104’e ve Büyük Hadis Külliyatı, 4/309’a bakınız. Bu

konuda şu Hadis-i Şerif çok dikkat çekicidir: “Abdullah İbn-i Abbas rivayet

etmiştir. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselam) şöyle dedi: “Kabirdeki ölü,

boğulmak üzere olup imdat isteyen kişi gibidir. Babasından, anasından,

kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak bir duayı bekler. O dua

kendisine ulaşınca, dünya ve içindekilerden kendisine daha sevgili olur. Allah

Teâlâ, yer ehlinin duasından kabir ehline, dağlar gibi (rahmetler) indirir.

Muhakkak ki dirilerin ölülere hediyesi, onlar için istiğfarda bulunmaktır.”

(Beyhaki, Şuabu’l İman, No 7905; Mişkatü’l- Mesabih, 1/723.)

1005

olsun!” demelerine ve: “Allâh istedi sonra da ben istedim.”

demelerini emretti.”

 Bu konudaki diğre iki rivayette ise şöyle buyruluyor: “Kim

Allâh'tan başkası adına yemin ederse, kâfir oldu demektir.”

 “…Kim yemin edecekse, Allâh’a yemin etsin veya

sussun.”1678

Kutsal kitap üzerine yemin etme İslâm'da yoktur. Bu uygulama

Hristiyanlardan gelme bir adettir. Nitekim ABD’de her dönem

iktidara gelen başkanlar “İncil” üzerine yemin ederler.

“Hayır! Allâh’a istiğfar ederim ki…” cümlesi de bir yemin

şeklidir. “İslam'dan uzak olayım.” veya “Kâfir olayım!” gibi sözlerin

yemin olarak kullanılması ise Hadis’te yasaklanıştır.

“Maide Sûresi 89. Âyet’i, bazı kişilerin: “Vallâhi hayır!” “Billahi

evet!” gibi sözleri sebepiyle geldiği bildirilmiştir.”1679

17- Mekkenin “Mina” bölgesinde, rivayetlerde belirlenen

“taş atma” (Ramy’ül-cimar) işlemlerine, “şeytan taşlama”

demek de yanlış bir söylemdir. Zira orada şeytan taşlanmıyor.

Bilakis Allâh Teâlâ'yı zikir ve O’na ibadet gâyesiyle bu işlem

yapılmaktadır.

Nitekim bir rivayette: “ Beyti tavaf etmek, Safa ile Merve

arasında sa’yetmek ve Cemrelere taş atmak, ancak Allâh’ı

zikretmek için emredilmiştir.".

1680 diye geçmektedir!

Zaten hiçbir rivayetlerde ve sahabe sözünde, Mina’da ki “taş

atma” işlemi için, “şeytan taşlama” diye bir cümle geçmez.

Bu “taş atma” işlemlerinin yapıldığı yerlere “cemreler; yani taş

atma mahalleri” denir. Her biri ise, “Birinci cemre (Cemretül-Ûlâ)”,


1678 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 8/330-331.

1679 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 16/214, 217, 218, 221 ve 238’e bakınız.

Maal’esef Osmanlının son döneminde de Kur’ân’a el basarak yemin edilmiştir!

(Yalan Söyleyen Tarih Utansın, 3/176.)

1680 Büyük Hadis Külliyatı, 2/125;Ahkâm Hadisleri, 4/247.

1006

“Orta cemre (Cemretül-Vüsta)” ve “Cemretül-Kusva (Son Cemre) “

diye adlandırılmıştır.1681

“Cemrelere” “Şeytan Taşlama” ismini verenler Türklerdir.

Maal’esef bazı Hadis mütercimleri de, halk arasında yerleşen bu yanlış

isimlendirmeye iştirak etmişlerdir!

Ayrıca Şeytanı uzaklaştırmak ve cezalandırmak için Kur’an’da

şöyle buyrulmuştur: “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürterse, Allah'a

sığın. (İstiâze de bulun.) Çünkü O’ işitendir, bilendir.” (A’raf, 200.) Yani görünmeyen bir

varlık olan şeytan taş atarak değill, dua ile uzaklaştırılır!

Bu konuda şunları da belirtmek isterim: Mina’daki taş atma ile

ilgili, Kur’an’da açık bir delil yoktur. Ancak bazı âlimler şu Âyet’i delil

göstermişlerdir: “Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrîgte telbiye ve tekbir

getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan

Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da

günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun

ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.” (Bakara, 203.)

Görüldüğü gibi bu Âyette “Cemreler” için açık bir hüküm yok. Âyette

Ancak ilgili yerlerde “zikir yapmak” tavsiye ediliyor. Bu konudaki


1681 Bilgi için, Kütüb-i Sitte Tercümesi, 4/420, 483; 17/395-396, 555; Büyük Hadis

Külliyatı, 2/115, 125, 135-142; Tılbet’tüt-Talebe, s. 114 ve El-Muğrib, 1/156’ya

bakınız.

Rivayetlere göre, Mina’da belirli yerlerde taş atma olayının başlangıcı şöyledir:

“Allâh Teâlâ İbrâhîm aleyhisselam’a Hac ibadetini emredince, şeytan önüne çıktı

ve engel olmak istedi. Yarıştı ve İbrâhîm aleyhisselam şeytanı geçti. Sonra Cibril

aleyhisselam Onu “Cemrat’ül-Akâbey’e (Akâbe taş atma mahalline)” götürdü.

Şeytan yine orada karşısına çıktı. Bunun üzerine ona yedi taş attı. Devam etti,

sonra “cemret’ül- vüsta (Orta taş atma mahalli)” nin yanında yine önüne çıktı. Bu

sefer ona yedi taş daha attı. Derken İsmâîl’i alıp yanı üzere yatırdı. İsmâîl’in

sırtında beyaz gömleği vardı. Dedi ki: “Babacığım! Bundan başka kefenim olacak

bir gömleğim yoktur. Bunu sırtımdan çıkart. Bana onu kefen olarak sararsın.” Tam

gömleği çıkarmaya hazırlanırken arkadan bir ses: “Ey İbrâhîm! Rüyanı

doğruladın!” dedi. Arkaya bir baktı ki ne görsün: Beyaz, boynuzlu ve büyük gözlü

bir koç! Sonra Cibril onu alıp “Cemret’ül-kusva’ya (son taş atma mahalline)” iletti.

Şeytan orada da önüne çıktı. Bu defa ona yedi taş daha attı. Şeytan oradan

uzaklaştı. Sonra Cibril Onu “mina’ya” götürdü… “ (Büyük Hadis Külliyatı, 2/137.)

Rivayetlerin doğruluğunu ancak Rabbimiz bilir!

1007

uygulamalar ise rivayetlerde yer almaktadır. Rivayetler ise Kur’an gibi

koruma altında olmadıklarından kesin bilgi ifade etmezler! Her

konuda olduğu gibi, kesin ve doğru bilgiler yalnız Allah Teâlâ’nın

katındadır!

18- Anlamı yeterince anlaşılamayan kavramlardan biri de

“Tesâdüf” kelimesidir.

Bir olay için “tesâdüfen” demek doğru mu?

İnsanlar bilsin veya bilmesin, Evrende hiçbir olay ve hareket

gelişigüzel ve kendiliğinden oluşmamaktadır. Atomdan galaksilere

kadar her şey’de cereyan eden olaylar ve insanlar arasında oluşacak

ilişkiler, Allâh Teâlâ'nın takdiri ve bilgisi dâhilinde meydana

gelmektedir.

Öneminden dolayı, konu ile ilgili Şemsettin Polat’ın yazısını

okuyucularıma aktarmayı uygun gördüm:

…”Tesâdüf” kelimesi, insanlar tarafından önceden

planlanmadan ve belirlenmeden, bir olayın veya bir karşılaşmanın,

beklenilmediği bir anda oluşmasında kullanılmaktadır. Birinin

planlayarak, özenle yaptığı bir şey veya Hadise bir başkasına rastgele,

düzensiz ve tesâdüfî gelebilir. İnançlı bazı insanların hikmetini

bilmedikleri bazı Hadiseler için tesâdüf demeleri bu duruma misal

verilebilir. Yolda yürürken hiç beklemediğimiz bir anda, hiç

ummadığımız biriyle karşılaşınca, “Bugün falan kimseye rastladım.”

Yahut “İşe giderken tesâdüfen şu zatı gördüm.” diyebilmekteyiz.

Aslında kastettiğimiz şey, bu Hadiselerin hiçbir şekilde

planlanmadığı değil, bu hadiseleri bizim planlamadığımızdır. Zira bir

zar atıldığında kaç geleceğinden, bir kelebeğin kanat çırpışına kadar

bütün hadiselerin Yüce Allâh Teâlâ’nın takdir etmesi ve yaratmasıyla

gerçekleştiğine inanırız. Bizim karşılaştığımız kimsenin de oradan

geçeceği dakikayı “denk getirenin” Allâh Teâlâ olduğunu biliriz; fakat

“tevâfuk” yerine “tesâdüf” kelimesini kullanırız. Evet, belki bize bakan

yönüyle, irademiz dışında gerçekleştiği için Hadiseler tesâdüfi

görünebilir; ancak Rabb’imize bakan yönüyle hiçbir şey tesâdüfi 

1008

değildir. Bu hakikatı ifade sadedinde bize yakışan; dilimizde bir yara

olan “tesâdüf” kelimesini bırakıp, hadiselerin Allâh Teâlâ’nın denk

getirmesi, uygun görmesi neticesinde “tevâfuken” cereyan ettiğini

söylemektir...

…”Tesâdüfî” denilen bu olguyu, hadiselerin var oluş sebepi

olarak gören bilim adamları, farkında olmadan büyük bir tenakuz

içine de düşerler. Bir taraftan kendi icraatlarının (ortaya koydukları

icatların ve ilâçların) tesâdüfen olmadığını, uzun çalışmalar

neticesinde elde edildiğini anlatırken, diğer taraftan da Allâh Teâlâ’nın

birçok hikmet ve sanatla yarattığı varlığı, “tesâdüflere” bağlarlar.

Bugüne kadar, ürettiği bir ilâcı tesâdüfen meydana getirdiğini iddia

eden bir bilim adamı olmamıştır. Çünkü bir ilâç üretilirken, yüzlerce

madde, deneme yanılma süreciyle olgunlaşan bir bilgi çerçevesinde,

hastalıklara karşı belli nispetlerde karıştırılarak tasarlanmaktadır. Bu

yüzden ilâcın bu çalışmalar neticesinde değil de, çeşitli

kavanozlardaki maddelerin “tesâdüfen” karışması neticesinde

meydana geldiğini hiçbir ilim adamı düşünmez…”1682

BAŞA DÖN