“Teşehhüd şeklinde, namazda Allâh Teâlâ’nın huzurunda
durur gibi, bir konumda bulunma şeklindeki saygı duruşu (rabıta)”:
Bazı manevi önder ve mürşid bilinen kişilerin müridleri tarafından,
Hicri 4. yüzyıl’dan itibaren ortaya konularak “İslâmi” bir hüviyet
kazandırılmış ve Allâh Teâlâ’ya daha çok yaklaşmak ve kalbi
nurlandırmak gâyesiyle “rabıta” adı altında, dini bir görevmiş gibi
uygulanması tavsiye edilmiştir. 626
Hâlbuki Kur’ân ve Sünnet’te Allâh Teâlâ’ya böyle bir yaklaşma
ve kalbi nurlandırma yolu bildirilmemiştir. Ayrıca ashab-ı kiramın
hayatında da böyle bir uygulama yoktur. Kur’ân ve Sünnet, Allâh
Teâlâ’ya yaklaşmanın ve kalbi nurlandırmanın yolunun zikirde, ibadet
624 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 7/145.
625 Age, 2/78.
626 Tasavvuf, 195, Mahir İz.
524
yapmada, istiğfar etmede ve haramlardan uzaklaşmakta olduğunu
bildirmektedir. Nitekim Peygamberimiz (aleyhisselâm)’ de, takvaya bu
yolla ulaşmış ve kalbini bu yolla nurlandırmıştır. Onun için
Peygamberimiz (aleyhisselâm)’in uyguladığı metodu, hedefe
ulaşmada yetersiz görmek veya sünnetteki uygulamalar dışında,
başka kalbi nurlandırma yolları var demek, o konudaki İslâmın
hükümlerini yetersiz görmek olduğundan, imân yönünden dehlikeli
bir durumdur. Bundan dolayı Müslümanım diyen herkes, “takva”
adına da olsa, “Hevasından” gelen uygulamalar ortaya koymamalı ve
“kulluk programını”, Kur’ân’ın içeriğine göre yapmalı ve Rabbimizin
Hûd, 48’deki şu fermanını iyi anlamalıdır: “Doğrusu Kur’an, ‘takvâ’
sahipleri için bir öğüttür!” 627
Zira Hristiyan Papazları ve Yahudi Hahamları da “Din” adına,
Allâh Teâlâ’nın Kitaplarında olmayan hükümler koymuşlar ve bazı
Âyetleri nefislerine göre te’vil etmişlerdi de, Allâh Teâlâ ve Rasûlü
bu kuralları koyanların, kendilerini “İlâh” yerine koyduklarını,
bunlara uyanların ise, papaz ve hahamları “İlâh” edindiklerini
bildirmişlerdi!628
Bu ikaz yalnız önder durumundaki kişilere değil, herkes için
geçerlidir. Örneğin; bir kişi İslâm'a aykırı bir şeyler söyleyip, “bu
doğrudur” diyorsa veya herhangi bir mezhebin görüşleri içinde,
Kur’ân’a aykırı hükümler varsa, bu hükümleri bilerek doğru kabul
edenler de, o kuralları koyanları “İlâh” edinmiş olurlar!
627 Zaten her gün beş vakit, namazlarımızda okuduğumuz Fatiha Sûresi’nde: “Ancak
sana kulluk ederiz ve ancak senden yardım isteriz.” deriz. Fakat Allâh Teâlâ’ya
nasıl kulluk edeceğimizi ve onun rızasına uygun olan hareket, tavır ve sözlerin neler
olduğunu bilmediğimiz için ve iyiyi ve doğruyu kendi aklımıza göre
belirleyemeyeceğimiz için, doğru tavır ve hareketlere ulaştırması gâyesi ile beşinci
âyette “Bizi sıratı müstekîme ulaştır.” diyoruz. Allâh Teâlâ da bu yolu Bakara
Sûresinin başındaki üçüncü âyette, “İşte müttâkiler için, uyacakları hidâyet ve
sıratı müstekim yolu Kur’ân’ın gösterdiği yoldur.” diyerek uyarıda bulunuyor ve
Kur’ân’ın sonuna kadar da bu yolun ayrıntılarını anlatıyor. Âl-i Imrân, 101’ de ise:
“Her kim Allâh’a (Kitabına) bağlanırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir.”
buyruluyor.
628 İbn-i Kesir Tefsiri, 2/350 (Arapça); Hak dini Kur’ân Dili, 4/317-318’e bakınız.
525
Allâh Teâlâ bu konuda Rasûlü'nü ve bizleri şöyle uyarıyor:
“Habîbim! Sonra, seni din hususunda bir Şeriat (dini İslâm) üzerine
(memur) kıldık. Sen bu Şeriata tâbi ol! Câhillerin Hevalarına uyma!
(Nefse doğru gibi görünse de vahyin dışındaki hükümlere uyma!)”
629
“Heva ve hevesini “İlâh” edinen ve Allâh’ın bir bilgiye göre
saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de
perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allâh’tan başka kim
doğru yola eriştiebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?”630
“Allâh’tan doğruyu gösteren bir delil olmaksızın kendi
Hevasına (içinden doğanlara) uyandan daha sapık kim olabilir!
Elbette Allâh zâlim toplumu doğruya eriştirmez.”631
"Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları (takvaya ulaştıracak)
şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, Allah bir toplumu saptıracak
değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." (Tevbe, 115.)
Bu konuda Rasûlüllâh (aleyhisselâm) ise şöyle buyuruyor:
“Sizden herhangi biriniz, benim getirdiğim (Kitab)'e , Hevasını tabi
kılıncaya kadar Mü’min olamaz.”632
Rasûlüllâh (aleyhisselâm), başka bir Hadis-i Şeriflerinde ise
“Yüce Allâh’ın yanında sema gölgesi altında Allâh’tan başka
kendilerine uyulan ve boyun eğilen ilâhların en kötüsü, kişinin
kendi hevasıdır.” buyurmuşlardır. 633
Kalplerin kararmasına gelince; Allâh Teâlâ bu konuda şöyle
buyuruyor: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler)
kalplerini kirletmiştir.”634 Rasûlüllâh (aleyhisselâm) ise, konu ile ilgili
olarak Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Kul bir günah işledi mi
kalbine siyah nokta konulur. O kişi bunu tevbe ile sildirttiği zaman,
kalbi cilalandırılır. Eğer tekrar günaha dönerse, o siyah noktalar
629 Casiye, 18.
630 Casiye, 23.
631 Kasas, 50.
632 Mişkatül Mesâbih Tercümesi, 1/333.
633 Tefhimü’l-Kur’ân, 3/591 Hak dini Kur’ân Dili, 6/70.
634 Mudaffifin, 14.
526
artırılır. Nihâyet kalbin her tarafını kaplar.”635 Başka Hadis-i
Şeriflerde ise, kalbin nurlanması ile ilgili olarak şöyle
buyurulmaktadır: “Kim Kehf Sûresini okursa o (Sûre), bulunduğu
yerden Mekke’ye kadar olan mesafe kadar, onun için “nur”
olur…”636 “…Mü’min hayırlı bir amelde buluduğu zaman,
kalbinden nur yayılır.”637
Peygamber efendimiz (aleyhisselâm), kalbini nurlandırması
için, en hayırlı dua dediği şu dua ile Allâh’a niyazda bulundu:
“Allâhım! Kalbimde nur, kulağımda nur ve gözümde nur meydana
getir. Allâhım! Göğsümü benim için genişlet ve işimi kolaylaştır.”638
Rasûlullâh aynı konuda başka bir duasında ise şöyle diyor:
“Allâh’ım! Kalbime bir nur, kabrime bir nur ver; önüme bir nur,
arkama bir nur ver; sağıma bir nur, soluma bir nur ver; üstüme bir
nur, altıma bir nur ver; kulağıma bir nur, gözüme bir nur ver; saçıma
bir nur, derime bir nur ver; etime bir nur, kanıma bir nur ver;
kemiklerime bir nur koy!” Allâh’ım! Nurumu büyüt,
(söylediklerimin hepsine bedel olacak) bir nur ver, (söylenmeyenleri
de kuşatacak) bir nur daha ver!”639
Şu Hadis-i Şerif de kalbin nelerle nurlanacağını bize haber
vermektedir: “Şu beş şey Mü’minin kalbindeki siyahlıkları giderir
ve nurlandırır: Salih kişilerle bulunmak, Kur’ân okumak, seher
vakti tevbe edip ibadet yapmak, mideyi haram ve şüpheli şeylerden
korumak ve misvak kullanmak.”
635 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 3/266. Benzeri bir Hadis-i Şerif için, Age. 9/220’ye bakınız.
Mudafifin sûresi, 14’de de kalbin kötülüklerle kirlenip karardığı bildirilmiştir.
636 Büyük Hadis Külliyatı, 1/94.
637 Büyük Hadis Külliyatı, 4/291.
638 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/45, 3/485; Ahkâm Hadisleri, 2/456. Peygamberimiz bu
düayı namazların tehıyyatında da okumuştur.
Bir Hadis-i Şerif’te de “Namaz gözümün nuru kılındı.” buyruluyor. (Kütüb-i
Sitte Tercümesi, 8/474.)
639 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 6/23. Ahkâm Hadisleri, 2/456. İslâm F. A. 2/45.
527
Nurlanmanın, ibadetlerle, zikirlerle ve fitnelerden uzak
kalmakla olacağı, şu Hadis-i Şeriflerde de dile getirilmektedir:
“Kişinin evindeki namazı nurdur.”640
“Fitneler, (İslâm dışı hareketler) tıpkı (kamışlardan örülen)
hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir
fitne (İslâm dışı bir duruma yönelme sevgisi) nüfuz ederse onda
siyah bir leke hâsıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz
bir benek hâsıl olur. Böylece iki kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi
bembeyazdır; dünya durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez.
Diğeriyse, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir. Bu kalp, ne
iyiyi iyi bilir, ne kötüyü kötü. O, Heva’dan (insan ürünü olan
uygulamalardan) kendisine ne yutturulmuşsa, onu bilir.”641
Konu ile ilgili Fıkhı Ekber’de ise şöyle denmektedir: “Taat ve
ibadet, îmanın meyvesi, yakînin neticesi ve kalbin irfan nuru ile
nurlanmasıdır. Allâh Teâlâ’ya isyan böyle değildir. Zira Allâh
Teâlâ’ya isyan kalbi karartır ve Allâh-ü Zülcelale olan sevgiyi
azaltır.”642 Yani kişinin isyanı nisbetinde kalbi kararır ve itaatı
nisbetinde nurlanır.643
Takva’yı elde etmeye ve manevi yüksek derecelere ulaşmaya
gelince; bu da ancak Kur’ân’ın hükümlerine sarılmakla gerçekleşir.
Zira Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in baş kısımlarında, bu duruma
dikkat çekmiş ve ikinci Sûrenin ikinci Âyetinde, “Kur’ân’ın,
müttekîler için bir yol gösterici olduğu” bildirilmiş, Hidâyet ve
kurtuluşa ermenin yolunun da, Kur’ân’ın bildirdiği ölçülere göre bir
hayat geçirmede olduğu açıklanmıştır. Lokman, 2 ve 3’te ise: ““Ve
640 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 8/445.
641 Age., 13/211.
642 Fıkh-ı Ekber Tercümesi, 214; Hak dini Kur’ân Dili, 7/84.
643 Mecmuatü’t Tefasîr, 2/480’e bakınız.
Bazı kişiler, maalesef zamanımızda da böyle çevresindeki kişilere nur dağıtma
metodları geliştirmişler. Konya’da kadının biri, kendini ziyarete gelenlerin mendilini
alıp göğsüne sürüyormuş. Bu hareketle güya o mendil nurlanıyormuş ve böylece
nur, mendil sahibine geçiyormuş!
528
muhakkak ki O (Kur’an) müminler için bir hidayet rehberi ve
rahmettir.” “İşte bu Âyetler, hikmet dolu Kitab’ın Âyetleridir.
‘Muhsinler’ için bir hidayet rehberi ve rahmettir.” (Lokman, 2-3.)
buyrulur! Hucurat Sûresi, 13. Âyette ise: “Allâh yanında en
değerliniz, O’ndan en çok korkanınızdır” buyrulmaktadır.
Takvaya ulaşmada gerçek önder, Rasûlullâh (aleyhisselâm)
efendimizdir. Çünkü O takvanın en yüce zirvesindedir. Nitekim bir
Hadis-i Şerif’te:”Allâh’a yemin ederim ki, ben Allâhtan en çok
korkanınızım ve O’nun yolunda en müttekî olanınızım."644
buyrulmaktadır. Ayrıca yüksek derecelere ulaşmanın yolunun,
ibadetlere sarılmada olduğuna, şu Hadis-i Şerif çok açık bir örnektir:
“Kim akşam namazından sonra hiç konuşmadan iki rek’at, bir
rivâyette dört kılarsa “Illiyyûn’a” yükseltilir.”645
O halde Dünyada takva derecesine yükselmek ve ahirette
Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’a komşu olmak için, Kur’ân ve sünnet dışı
uygulamalara hiç gerek yoktur. Bu hedefe ulaşmak için, Rasûlüllâh
(aleyhisselâm)’ın tepliğ ettiği hükümlere uymak yeterlidir.
Allâh Teâlâ bu konuda şu müjdeleri vermektedir: “Her kim
Allâh’a ve Rasûlü'ne itaat eder, Allâh’a saygı duyarak korkar ve
Ondan sakınırsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”646 “Kim
Allâh’a ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine
lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”647 “ Bilesiniz ki
Allâh’ın dostlarına korku yoktur: Onlar üzülmeyecekler de.”
“Onlar, îman edip de takvaya ermiş olanlardır.” “Dünya hayatında
644 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 2/207.
Bir Hadis’de ise: “Müminin şerefi, takvasıdır." buyruluyor. (Büyük Hadis
Külliyatı, 3/205.)
645 Age., 8/446.
646 Nur, 52.
647 Nisa, 69.
529
da ahirette de onlara müjde vardır. Allâh’ın sözlerinde asla değişme
yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”648
“Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim (ezelde verdiği)
sözünü yerine getirir ve kötülükten (haramları işlemekten) sakınırsa,
bilsin ki Allâh sakınanları sever.” 649 “Îman edip iyi işler yapanları,
muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.”650 “(Haramlardan)
sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Hayır
(indirdi)”derler. Bu dünyada güzel davrananlara (Kur’ân ve Sünnete
göre bir hayat geçirenlere), güzel bir mükâfattır. Ahiret yurdu ise
daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!” “(O
yurt) girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn Cennetleridir.
Onlar için orada kendilerine diledikleri her şey vardır. İşte Allâh,
takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.” “(Onlar,) meleklerin, “Size
selam olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık Cennet'e girin.”
diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.”651
Müttâkilerin kimler olduğu, başka bir Âyette ise, şöyle
anlatılmaktadır:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir.
Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allâh’a, ahiret gününe,
meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere,
yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan
harcar, namaz kılar, zekât verir. Sözleşme yaptığı zaman sözlerini
648 Yunus, 62-64.
Konu ile ilgili şu Âyette çok ilgi çekici! “Allâh’a ve peygamberlerine îman
edenler, (evet) işte onlar, Rabbiler’i yanında sözü özü doğru olanlar ve şehidlik
mertebesine erenlerdir. Onların mukâfatları ve nurları vardır. İnkâr edenlere
gelince, onlar da Cehennem’in adamlarıdır.” (Hadid, 19.) buyrulmaktadır.
Müslümanın i’tidal üzere olmasını tavsiye eden bir Hadis-i Şerif meâli ise şöyledir:
“Ey Cemaat! Size emredilenlerin tümünü tam anlamıyla yerine getiremezsiniz.
Onun için i’tidal üzere olunuz, sizlere müjde!” (Büyük Hadis Külliyatı, 1/278.);
Nahl, 30, 31, 32.
649 Al-i Imran, 76.
650 Ankebut, 9.
651 Nahl, 30-32.
530
yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte
doğru olanlar bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakiler ancak onlardır.”652
Rasûlüllâh (aleyhisselâm) ise bu konuda şöyle
buyuruyor:”Sizden benim dostlarım, müttâki olanlarınızdır.”653
Yani Allâh Teâlâ “Rabıta” ile takvaya ulaşmayı murat etseydi,
Kur”an’ı Kerim veya Sünnette yer alırdı!. Zira Allâh Teâlâ hiçbir şeyi
unutmaz. Nitekim bu konuda bir Hadis-i Şerif'te şöyle
buyrulmaktadır:” Allâh bir kısım farzlar koymuştur, siz bunları
daraltmayın. Bir kısım da sınırlar koydu. Bunlara tecavüz etmeyin.
Bazı şeyleri de haram kıldı, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri de
bırakmıştır. Bunları unutarak bırakmış değildir. Öyle ise onları
araştırmayın.”654 Konu ile ilgili iki âyette ise şöyle buyruluyor: “Biz
Kitab’ı sana sırf ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın
ve îman eden bir topluma da Hidâyet (her konuda yol gösterici
olması için) ve rahmet olsun diye indirdik.”655 “Allâh’dan doğruyu
gösteren bir delil olmaksızın, kendi Hevasına uyandan daha sapık
kim olabilr? Elbette Allâh zâlim topluluğu doğruya eriştirmez.”656
652 Bakara Sûresi, 177.
Takva: “Allâh Teâlâ’nın emirlerini tutarak ve yasaklarından kaçarak,
Allâh’ın korumasına girmekdir.” (Hak dini Kur’ân Dili; 7/183, 212.) Rasûlullâh
(Sallallâhü Aleyhi ve sellem) Bakara Sûresi’nin 177. Âyet-i Kerîmesi hakkında “Kim
ki bu âyetle amel ederse îmanını kemale erdirmiş olur.” buyurur. (Hak dini Kur’ân
Dili, 1/492.)
İslâm, kemâle erdiğine göre (Mâide, 3) yani bizlere eksiksiz sunulduğuna göre,
“takva” adına da olsa bir hareket ortaya koymak, İslâmı eksik ve yetersiz görmektir.
O halde: “Fitne (şirk) yok edilinceye ve Din (katkısız bir şekilde) Allâh’ın oluncaya
kadar savaşın...” (Bakara, 193) Zira “...Hüküm ancak Allâh’ındır. O gerçeği anlatır
ve O, doğru hüküm verenlerin hayırlısıdır.” (En’am, 57.) buyrulmaktadır. İhlas:
inançta tevhit (tek ilâh) kabul etmek ve emir ve yasaklarda, yalnız inandığı İlâh’a
uymadır. (Mecmuat’üt- Tefasir, 5/298.)
653 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 6/136.
654 Age., 7/177.
655 Nahl, 64.
656 Kasas, 50.
531
Bir Hadis-i Şerif'te ise, “takva” adına da olsa, Kur’ân ve Sünnet dışı
uygulamalar ortaya koyarak dinde aşırı gitmememiz öğütleniyor:”Dinde
aşırılıktan (Kur’ân dışında hüküm koymaktan) sakının. Sizden
öncekileri, dinde aşırılıkları Helâk etmiştir.”657
Bu konuda şu olay da önemlidir: Bazı sahabelerin namaz
sonunda selam veriken, “takva” ve daha çok sevap kazanma adına,
elleri ile iki yana işaret etmeleri üzerine peygamberimiz: “Neden
ellerinizle işarette bulunuyorsunuz da sanki elleriniz serkeş
huysuz atın kuyruğuna benziyor. Sizin için yeterli olan şudur:
Elini uyluğu üzerine bırakır, sağındaki ve solundaki kardeşlerine
selam verir.”658
Bu konuda Ali efendimizden gelen şu rivâyet de önemlidir:
“Ebu’t-Tufeyl (Radıyâllâhü anh) anlatıyor: “Ali İbn-i Ebi Talib
(Radıyâllâhü anh)’e bir adam gelerek: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü
vesselam)’ın sana aktardığı sır nedir?” diye sormuştu. Ali efendimiz
buna öfkelendi ve: “Rasûlüllâh, halka gizlediği hiçbir şeyi bana sır
olarak vermedi. Şu kadar var ki, bana dört kelime söyledi!” dedi.
Adam: “Nedir onlar söyler misin?” deyince, Ali efendimiz: “1-
Allâh’tan başkasının adına kesene Allâh lânet etsin. 2- Ebeveynine
lânet edene Allâh lânet etsin. 3- Bid’atcıyı koruyana Allâh lânet
etsin. 4- Tarlanın sınır taşlarını değiştirene Allâh lânet etsin.”659
“İlim üçtür; bunların dışında kalanlar fazla olandır. Bu üç
ilim ise; a) muhkem Âyetler, b) (vahy’in onayladığı) sabit sünnet ve
c) miras paylaştırma ile ilgili hükümlerdir.” Bu konuda başka bir
rivayet ise şöyle: “Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım
sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri
çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları
helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan
657 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 4/486; Büyük Hadis Külliyatı, 2/136.
658 Ahkâm Hadisleri, 2/465.
659 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 14/547.
532
kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği
ölçüde yerine getiriniz.”660
Maide, 67, En'am 115 ve Maide, 3’de, bildirildiği üzere;
“Vahiy’den” başka ilim kaynağı yoktur ve İslam adına hiçbir ilim de
gizli kalmamamış ve hayatımızı düzenleyen ilimler, vahiy ile
tamamlamiştir!! İlgili Âyetler: “Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni
(tamamıyla) tepliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış
olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. DoğrusuAllah kâfirler
topluluğuna rehberlik etmez.” “Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk
ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek
yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” “…Bugün kâfirler
dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan
korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi tamamladım.
Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim…”
O halde Nass’larda emredilmeyen bir hareketi, (ör: rabıta’yı) bir
mürşidin müridlerine emretmesi, İslam'da olmayan yeni bir hüküm
oluşturmaktır. Hüküm koymak ise yalnız Allâh Teâlâ’ya aittir. O halde
Kur’ân ve Kur’ân’ı açıklayan Sünnette yeri olmayan bir şey, İslam'ın
bir tavsiyesi olarak nasıl takdim edilebilir? Yani bir şey, büyük bilinen
zatların yapması ile veya tavsiyesi ile meşruiyyet kazanıp delil haline
gelebilir mi?!
660 1. Rivayet; Büyük Hadis Külliyatı, 1/55. 2. Rivayet; Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hac
412, Fezâil 130-131. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime,
1. Nitekim Bakara, 145’de Peygamberimiz için: “...Sana gelen ilimden sonra eğer
onların hevalarına (nefislerinin ortaya koyduğu ilkelere) uyacak olursan, İşte o
zaman sen zalimlerden olursun!” buyruluyor. O zaman: “Gerçek ilim ve hakiki
mürşit Kur’an’dır!” Bazılarının: “Benim mürşidime “Ledün İlmi” verildi,
demelerinin hiçbir değeri yoktur. Zira ilim verilenler Kur’an’da bildirildi ise bize
kaynak olur. Nitekim Kehf, 65-82 ve Neml, 39-40’da bildirilen ilim sahipleri
bunlardandır! “İlmin kaynağı üçtür: 1- Sadık haber (Vahiy), 2- akıl ve 3- beş duyu.
İslam dininde delil kabul edilen herkes için bağlayıcı olan bilgi, yukarıda belirtilen
üç kaynaktan gelen bilgidir. Her türlü bilginin kaynağı ise Allah Teâlâdır! ” (İslam
Düşüncesinde İlmin Kaynağı, sh., 196. Yusuf Kenan Atılgan.)
533
Bunların yanında bir müridin, şeyhinin hayalini canlandırarak
karşısına alması ve boynu eğik olarak, belirli bir disiplin içinde
durması; putları, Allâh (Celle Celâlühü) ile kendi aralarında aracı
olduğuna inanan kişilerin putlar karşısında “saygı duruşunda”
durmalarına benzemektedir.661 Zira puta “saygı duruşunda” bulunan
kişi, sevdiği kişinin maddeden yapılmış şeklini karşısına almakta,
rabıta yapan ise, sevdiğinin hayalini karşısına almaktadır. Ayrıca bu
hareketi ölen mürşidin fotoğrafı aracılığı ile yapmak ayrı bir
yanlıştır. Çünkü İslâm canlıların resmini bulundurmayı
yasaklamıştır.
Bazı kişiler “rabıta” olayına bir meşruiyyet kazandırabilmek
(şer’î bir delile bağlayabilmek) için, Batınî mezheb sâliklerinin
yaptıkları gibi, Kur’ân’ı Kerîm’in bir de batınî anlamı vardır diyerek,662
değişik konularla ilgili âyet ve Hadisleri kendi Hevalarına göre tefsir
yaparak, “rabıtaya” delil göstermeye çalışıyorlar. Hâlbuki öne
sürdükleri Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şeriflerin, “rabıta” olayı ile
yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi yoktur.
Bu âyetlerden biri, Tevbe Sûresi’nin 119. Âyetidir. O âyette
Allâh Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey îman edenler! Allâh’tan sakının ve
sadıklarla beraber olun.” Tefsirlerdeki bu âyetle ilgili açıklamalara
baktığımızda “rabıta” ile bu Âyet arasında ilgi Kur’ân hiçbir müfessiri
göremeyiz. Bütün müfessirler bu âyeti özet olarak şöyle tefsir
etmişlerdir: “Bu Âyet, müminlerin; Tebuk seferinde mazeretsiz izin
isteyen münafıklarla değil, gerçek müminlerle beraber olmaları,
öneriliyor ve içerik olarak şöyle hitap ediliyor: “Ey Mü’minler! Siz,
îmanlarında, ahidlerinde samimi olanlarla ve Hak dine gerçekten
bağlı olanlarla beraber olun. Yani savaşta olsun, diğer durumlarda
olsun, doğrularla ve Allâh Teâlâ’nın hükümlerine bağlı olan iyi
661 İslâm Tasavvufu, 51.
Rabıtayı yukarıdaki bildirilen şekilde ilk yapan kişi, M. Hâlidi Bağdadî’dir. (M.
1776-1826 yılları arasında yaşadı.) Vahiyden Kültüre, 158.
662 Batınî Mezhebi’nin Kur’ân âyetleri ile ilgili yorumları için, Ebu Hayyan, el-BahrülMuhît, 8/432, 433’e bakınız.
534
kişilerle beraber olun. Münafıklarla, müşriklerle ve fasıklarla
birlikte olmaktan sakının.”663 Tabii ki gerçek sadıklar, ilmiyle amel
eden âlimlerdir. Onun için, böyle âlimlerle beraber olmaya gayret
edilmelidir. Âyet ve Hadislerde olmayan uygulamaları ortaya
koyanlardan ise uzak durulmalıdır!
Hadis kitaplarında, bu Âyet-i Kerimenin inişi ile ilgili daha
geniş bilgiler var. Bildirildiğine göre, ashab-ı kiramdan Ka’b İbn-i
Malik ve iki arkadaşı ile birlikte, pek çok münafık mazeretsiz olarak
Tebuk seferine katılmamışlardı. Seferden dönülünce, savaşa
katılmayan münafıklar, Ka’b ibn-i-i Malik ve iki arkadaşı, Rasûlüllâh
alehissalâtü vesselam’a gelirler. Münafıklar, birçok yalan uydurarak,
özür beyan ederler. Ka’b İbn-i Malik ve arkadaşları ise, yanlış
yaptıklarını dile getirerek, suçlarını itiraf edip özür dilediler.
Rasûlüllâh Aleyhissalâtü vesselam, bu konuda Allâh Teâlâ'dan bir
vahiy gelinceye kadar bu üç kişi ile ilişkilerin kesilmesini emreder.
Nihâyet yaklaşık elli gün sonra, bu üç sahabenin bağışlandığına dair:
“Allâh, tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü
O, tevbeleri kabul eden, merhametli olandır. Ey îman edenler!
Allâh’tan korkun ve doğrularla beraber olun!” Tevbe Sûresi, 117, 118
ve 119. Âyetler nazil olur. Ayrıca sonuncu Âyette, Ka’b İbn-i Malik ve
663 Geniş bilgi için; Tevbe, 105-106 ve 119-121; İbn-i Kesir Tefsiri, 2/400 (Arapça metin);
Mecmuatü’t-Tefasir (Nessefi, İbn-i Abbas, Beydavi, Hazin) 3/214. (Arapça)
Hak dini Kur’ân Dili, 4/427’ye bakınız. Ayrıca rabıta için; Hanımlara Özel
Fetvalar, 47’ye bakınız.
Bir Âyette gerçek sâdıklar şöyle bildiriliyor: “Müminler ancak Allâh’a ve
Rasülüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda
mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte sâdıklar ancak onlardır.” (Hucurat, 15.)
Âyetlerin manalarının te’vil edilip her kişinin istediği gibi yorum yapması ilk
defa Şia’nın “Keysaniye” gurubu tarafından ortaya atılmıştır. Zamanımızda, birçok
tarikatta rabıtaya delil bulmak için bu yolu izlemektedirler. “Kaysaniyye” görüşü
için İmam Şafi, 97’ye bakınız. Mütercim; Osman Keskioğlu.)
535
arkadaşları, hiçbir durumda, münafıklarla bir araya gelmemeleri ve
daima doğrularla birlikte olmaları yönünde ikaz edilirler.664
Yine rabıta olayına delil gösterilen âyetlerden biri de, Maide
Sûresi’nin 35. Âyetidir. Allâh Teâlâ bu Âyetinde şöyle buyuruyor: “Ey
îman edenler! Allâh’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve
O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”
Yine tefsirleri gözden geçirdiğimizde, bu Âyet için hepsinin şu
manalarda ittifak ettiklerini görürüz: “Bir Müslümanın, Allâh
Teâlâ’nın rızasını kazanabilmesi ve kurtuluşa erebilmesi için sevap
kazanacak yolları araması, salih amellerle meşgul olması ve
kötülüklerden uzak durması gerekir. Ayrıca Allâh Teâlâ’nın dininin
dünyaya hâkim olması için, malıyla ve canı ile çalışıp gayret etmesi
gerekir. Yani buradaki “vesile”den gâye, Allah (Celle Celâlühü)’ın
rızasına uygun hal ve hareketlerdir.
Bazı âlimler ise, “Buradaki “vesile”den kasıt, Cennet'te bulunan
bir mekândır. Her Müslümanın, buraya ulaştıracak salih ameller
yapması gerekir.” demişlerdir.665
Yani bu Âyette, Allâh Teâlâ’nın rızasına kavuşmak için:
"İslam'ın hükümlerini insanlara anlatın ve bu uğurda cihad edin ve
salih amellere yönelin.” deniyor. “İnsanlara rabıta yaparak rizay-ı
ilâhiyeye kavuşun.”, denmiyor.
“Rabıta”ya delil olarak gösterilen başka bir Âyet ise, Yûsuf
Sûresi’nin 24. Âyetidir. Bu Âyetin meâli şöyledir: “And olsun ki,
kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmese idi, o da
kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan
uzaklaştırmak için Şüphesiz o ihlâslı kullarımızdandı.”
Müfessirler bu Âyette geçen “burhan”dan maksadın ne olduğu
akkında ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı, buradaki “burhan” Yakub
(Aleyhisselâm)’un suretidir demiş, diğer bir kısmı Melik’in (kralın)
664 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 9/218-219’a bakınız.
665 İbn-i Kesir Tefsiri, 2/53, 54(Arapça metin). Mecmuatü’t-Tefasir (Nesefî, İbn-i Abbas,
Beydavi, Hazin) 3/278. (Arapça) Hak dini Kur’ân Dili, 3/233-234’e bakınız.
536
hayali demiş. Bazıları da “Yusuf (Aleyhisselâm) Allâh Teâlâ’nın
kitabından üç Âyet gördü.” demişlerdir.666
Buradaki “burhan” Yakub (Aleyhisselâm) olabilir ve Allâh
Teâlâ Yakub (Aleyhisselâm)’ı bizim bilmediğimiz bir konuma koyarak,
Yusuf (Aleyhisselâm)’a ikaz yapması için görevlendirebilir. Veya bu,
onun şekline konmuş bir Melek de olabilir. Allâh Teâlâ Yakup
(Aleyhisselâm)’ı yardıma gönderdi diye, Yusuf (Aleyhis-selâm)’ın
babalarına rabıta mı yapması gerekir? Sonuçta bunu yapan Allâh
Teâlâ’dır ve kulunu kötülüğe düşmekten kurtarmıştır. Bu şekilde Allâh
Teâlâ yalnız peygamberlere değil, bütün kullarına yardımcı olabilir.
Nitekim Allâh Teâlâ Meryem validemize, Îsâ aleyhisselâmı
müjdelemek için, Cebrâil aleyhisselâmı bir insan şeklinde gönderdi.
Böyle olayları zamanımızda da duymaktayız.667
Bu mevzuya örnek olması için şu olayı aktarıyorum:
Yıllar önce bir tanıdık bey Ermenek’ten Balcılar kasabasına
gitmek üzere yola çıkar. “Siyam efendi” mevkine gelince, bindiği
merkep aniden yere yığılır. Adam iner merkebi kaldırır ve üzerine
666 İbn-i Kesir Tefsiri, 2/478(Arapça metin). Mecmuatü’t-Tefasir, 3/393-396. (Arapça)
Bid’atçıların, Âyet-i Kerîmelere, nefislerinin isteğine göre mana vererek,
Kur’ân’ı tahrif etmeleri ile ilgili olarak, Hak dini Kur’ân Dili, 2/567’ye bakınız.
Bazıları “nefsi mutmainne’ye” yükselip kurtuluşa erdiğini söylerler. Halbu ki
insan ölünceye kadar sınavda olduğu için, nefsin iyi bir duruma gelmesi, bu
durumun devam edeceğinin ve imanlı öleceğinin garantisi değildir. Nitekim
Hadislerde, Pek çok zatın ölünceye kadar takva üzere yaşayıp, son nefesde imansız
gittiğinin örnekleri vardır! (Bakınız: A’râf, 175-177’ye ve “Tağut”, 152, Ahmed ElKettan ve Muhammed Ez-Zeyn, Tercüme, Kasım Yalçın 1991.)
Bunun yanında yusuf aleyhisselâm Fir’avnun hanımına yönelmemesine
rağmen ve peygamber olduğu halde nefse hiçbir zaman güvenilemeyeceğini şöyle
bildirmiştir: “(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyarum. Çünkü nefis aşırı
şekilde kötülüğü emreder...” demiştir. (Yusuf, 53.) Yani nefsin son nefese kadar
sapıtmaması için hiçbir garanti yoktur!
667 Bu konu için, Meryem, 17-26’ya bakınız.
Rabıta’nın, Kur’ân ve sünnette yeri olmadığı ve İslam’a sonradan sokulan bir
hareket olduğu, Dr. Dilaver Selvi’nin “Kur’ân ve Tassavvuf” isimli eserinde de
delilleri ile birlikte çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Bilgi edinmek isteyenler, bu
eserin 422.-432. sayfaları arasına baksınlar.
537
tekrar biner. Bir müddet gittikten sonra merkep tekrar yığılır kalır.
Adam iner ve merkebi dövmeye başlar. O anda çevreden bir ses gelir.
Ve: “Ey yolcu! Merkebi döveceğine, semerini çıkar da, iç kısımda
merkebe batan odun parçasına bak!” der. Adam çevreye bakar ama
kimseyi göremez. Sonra merkebin semerini çıkarır. Bakar ki sivri bir
odun parçası merkebin sırtına batmış ve ağırlık sıkıştırdıkça da orayı
oyup yara yapmış.
Bu olayı, o beyin oğlu, bizzat bana anlattı. Üstelik babasının
hiçbir tarikatla ilgisinin olmadığını da söyledi. İşte Allâh Teâlâ dilediği
kişiye dilediği şekilde yardım gönderebilir. Bu yardım değişik şekillerde
olabilir. Allâh Teâlâ kullarına her şartta yardım göndermeye kadirdir.
Benzeri bir olay, Rasûlüllâh aleyhisselâm vefat ettiğinde de
olmuştu. Ashab, Peygamberimizin cesedinin, üzerindeki elbise ile
yıkama konusunda tereddüd ettiklerinde, Allâh Teâlâ bir uyku hali
verip kendilerinden geçtiklerinde, evin bir tarafınfan bir ses:
“Rasûlüllâh’ı üzerindeki elbise ile yıkayın.” demişti.668
Bu konuda diğer bir olay ise şöyledir:
Konya’nın Ilgın ilçesinde oturan bir kadının kocası askere
gidiyor. Bu durumu fırsat bilen iki ahlâksız kişi, bu kadının evine
girmeyi planlıyorlar. Önce, biri evin etrafını gözetlemeye gider. Bir de
ne görsün, eli silâhlı bir asker eli tetikte kapıda bekliyor. Bu kişi
hayretler içinde arkadaşının yanına döner ve gördüğü manzarayı
anlatır. Bu kez iki kişi kapının önüne giderler ve sırt sırta vermiş iki
askerin kapıda durduğunu görürler. Gördükleri bu iki manzara
karşısında şaşıran iki arkadaş, geri dönüp yanlarına birkaç arkadaş
daha alıp tekrar kadının evine dönerler. Bu sefer ki manzara daha da
ürkütücüdür. Evin etrafında askerler adeta etten zincir örmüştür.
Bu durumu komşularından bir kadın, askerdeki kişinin karısına
anlatır ve sebepinin ne olabileceğini sorar. Kadın her gece yatağında
Âyet'ül- Kürsi ve Yâsin Sûresini okuduğunu, bunlarla Allâh’ın
kendisini korumuş olabileceğini söyler.
668 Ahkâm Hadisleri, 3/334.
538
Yine bir kadın, derdine deva için Allâh Teâlâ’ya dua eder.
Kadına rüyasında bir zat gelir ve “Şu otların suyunu iç.” der. Kadın o
bitkilerin suyunu içer ve şifa bulur.
Bu ve benzeri olaylar, İslâm tarihinde çok olmuştur. Mesela
Bedir harbinde Peygamber (aleyhisselâm)’nin duası ile, Allâh
Teâlâ’nın binlerce meleği yardıma göndermesi, Kore ve Kıbrıs
savaşlarında da aynı olayın tecelli etmesi bu konu için diğer
örneklerdir.
Bütün bu olaylar Allâh Teâlâ’ya samimiyetle bağlanan ve yalnız
ona sığınan ve yalnız ondan yardım dileyen kulların dileklerinin geri
çevrilmediğine dair bir delildir.
Tarikat müntesiplerinin, yukarıda verilen Âyetleri nefislerine
göre tefsir yapmalarına, Nahl Sûresi, 44. Âyetle cevap vermek
istiyorum: “... İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve
düşünüp anlasınlar diye bu Kur'ân'ı indirdik.” Bu hüküm,
müteşâbih Âyetler dahil, bütün Âyetler için geçerlidir!
Şu Hadis-i Şerif de “rabıtaya” delil olarak gösterilmektedir:
“Rasûlüllâh (aleyhisselâm) buyurdular ki: “Allâh Teâlâ şöyle ferman
buyurdu: Kim benim veli kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben
de ona harb ilân ederim. Kulumu bana yaklaştıran (dostluğumu
kazandıran) şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım
şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya
devam eder, sonunda sevgime erer. (ve dostluğumu kazanır.) Onu bir
sevdim mi, artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli,
yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir
şey isteyince onu veririm. Benden sığınma istedi mi, onu korurum.
Ben, yapacağım bir şeyde, Mü’min kulumun ruhunu kabzetmede
tereddüt ettiğim kadar hiç tereddüde düşmedim. O ölümü sevmez,
ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”669
669 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 13/54.
Bu konuda farklı bir rivayet: “… Ubu Ümâme: “Nâfile (namaz) Rasülüllâh içindir.
Günahlar içinde bulunanlar için nâfile olur mu?...” (Büyük Hadis K., 1/94.)
539
Hadis-i Şerif'te geçen “veliyullah” tabiri ile Allâh Teâlâ’yı bilen,
ibadetlerine eksiksiz, muntazam ve ihlâsla devam eden ve
haramlardan uzak kalan kimse kastedilmiştir.670 Nitekim Allâh Teâlâ:
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar
üzülmeyecekler de. Onlar imân edip de takva’ya (haramlardan
sakınma ve farzları ihmal etmeme şuuruna) ermiş olanlardır”
buyurmaktadır.671 Yani burada işaret edilen “veli”, Kur’ân-ı Kerîm ve
Sünneti Seniyyenin bildirdikleri hükümler doğrultusunda yaşamaya
gayret eden ve takvaya eren kişilerdir. Ayrıca Allâh Teâlâ, kulunun
kendisine farzlar ve sünnetlerle yaklaşabileceğini söylüyor. O halde bir
kişinin, Allâh Teâlâ yanındaki dostluk derecesi, farzları ve nafileleri
yerine getirmede gösterdiği titizlikle orantılıdır. Yoksa birilerinin
kafalarından uydurdukları hareketlerle Allâh Teâlâ’nın dostluğu değil,
buğzu ve gazabı elde edilir. Yani bu Hadis-i Şerifle “rabıta” olayının
hiçbir ilgisi yoktur.
Allâh Teâlâ gerçek veli ve dostlarını şöyle belirtmektedir.
“Bilesiniz ki, Allâh’ın velilerine (dostlarına) korku yoktur; onlar
üzülmeyecekler de. Onlar, îman edip de takvaya ermiş olanlardır.
Dünya hayatında da ahiret hayatında da onlara müjde vardır.
Allâh’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu en büyük
kurtuluşun ta kendisidir.”672
Rasûlullâh efendimiz ise, “Sizden benim velilerim, mûttekî
olanlardır” 673 buyurmaktadır.
Veda Haccında dile getirdiği başka bir Hadis-i Şerif'te ise:
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostları; Allâh’ın üzerine farz kıldığı beş
vakit namazı, hakkını vererek kılanlar, karşılığını yalnız Allâh’tan
bekleyerek Ramazan orucunu tutanlar, yine karşılığını yalnız
670 Age., 13/54’e bakınız.
671 Yunus, 62-63.
672 Yunus, 62-64. Takva sahiplerinin özellikleri ise, bu bölümün başında belirtilmiştir.
673 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 6/136.
540
Allâh’tan bekleyerek malının zekâtını verenler ve büyük
günahlardan kaçınanlardır.”674 buyurdu.
Yine en yüksek manevi derecelere kavuşmanın ve nur’a gark
olmanın yolunun, “rabıta” olmayıp, aksine Allâh Teâlâ’nın rızasını
gerçekleştirmek ve Kur’ânın hükümlerini yaşamak uğruna,
Müslümanların Birbirlerini sevmesinde olduğunu, şu Hadis-i Şerif net
bir şekilde açıklamaktadır: “ Ömer (Radıyâllâhü anh) anlatıyor:
“Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam)buyurdular ki: “Allâh’ın kulları
arasında bir topluluk vardır ki, onlar ne peygamberdir ne de
şehiddirler. Üstelik kıyamet günü Allâh yanındaki makamlarının
yüceliği sebepiyle peygamberler de, şehidler de onlara gıbta
ederler.” Orada bulunanlar sordu: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlar
kimlerdir, bize haber ver!” “ Onlar, aralarında ne kan bağı, ne de
Birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allh’ın ruhu
(Kur’ân’nın içeriğini yaşamak ) uğruna Birbirlerini sevenlerdir.
Allâh’a yemin ederim ki, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir
nur üzeredirler. İnsanlar korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar
üzülürken onlar üzülmezler. Ve şu Âyeti okudu: “ Haberiniz olsun
Allâh’ın dostları var ya! Onlara ne korku var, ne de onlar
üzülecekler” (Yunus,62.)675
Salih kişiler ise, bir Âyette şöyle dile getiriliyor: “Allâh’a ve
ahiret gününe inanırlar, iyiliğe emredip kötülüğe engel olmaya
gayret ederler ve hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar salihlerdir.”676
Yani Allâh Teâlâ’nın ve Rasûlü’nün velisi (dostu) olmak isteyen
ve Salihler topluluğuna katılarak takvanın zirvesine ulaşmak isteyenin
takip edeceği tek yol, Kur’ân ve Sünnet yoludur. Ek yollar geliştirmek
ise, bu iki kaynağı yetersiz görmektir!
Ne yazı ki, yukarıda ki delillere rağmen, bazı kişiler Kur’ân-ı
Kerîm ve Hadis-i Şeriflerin bildirdiği bütün bu hükümleri ya tam
674 İbn-i Kesir Tefsiri Arapça nüshası, 1/482.
675 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 9/368.
676 Al-i İmran, 114
kavrayamadıklarından veya anladıkları halde, sırf Hevalarından gelen
dürtüleri meşrulaştırabilmek için, Kur’ân ve Sünneti kendi fikirleri
doğrultusunda yorumlamakta, kafalarına göre takvaya ulaşma ve
kalbi nurlandırma yolları ortaya koymaktadırlar. Bu tip kişiler sırf
“rabıta”yı meşrulaştırabilmek için, Allâh Teâlâ’nın sevgisine “rabıta”
ile ulaşılır, diyorlar.
Bu düşünce ve hareket, Rasûlullâh efendimiz ashabı ile birlikte
Huneyn savaşına giderken Mekkenin fethinde yeni Müslüman
olanların yolda bir ağaç görünce müşriklerin “zatul envat’a” yaptıkları
gibi feyz ve bereketlerinden faydalanmak için Rasûlullâh’ın bir ağaç
tahsis etmesini ve onu kutsallaştırmak istemelerine benzetmektedir.
Zira onlar da, bereketin ve manen yücelmenin, ibadetlerin yanında bir
aracı ile mümkün olacağını düşünüyorlardı.677 Rasûlullâh efendimiz
de onları, bu istekleri ile Câhiliyye adetlerine dönmeye heves etmekle
suçluyordu.
Bazı kişiler, şu Hadis-i Şerifi de “rabıta”ya delil olarak
gösteriyorlar: “Bize Yahyâ b. Yahyâ Et-Teymî ile Katan b. Nüseyr
rivâyet ettiler. Lâfız Yahyâ’nındır. (Dediler ki:) Bize Ca’fer b.
Süleyman, Saîd b. İyâz El-Cüreyrî’den, o da Ebu Osman EnNehdî’den, o da Hanzalate’l-Üseyyidî’den naklen haber verdi. Bu
zât Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın kâtiplerindendi.
Demiş ki: Bana Ebû Bekir denk geldi de:
– Nasılsın yâ Hanzala, dedi. Ben:
– Hanzala münâfık oldu, dedim.
– Sübhânellah! Sen ne söylüyorsun dedi.
– Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın yanında bulunuyoruz. Bize
Cennet'i, Cehennem'i hatırlatıyor, hatta onu gözle görmüş gibi
oluyoruz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın yanından çıktıktan sonra ise
zevcelerle, çocuklarla, geçim dalgalarıyla meşgul oluyoruz. Bu
sebeple çok şey unuttuk, dedim. Ebu Bekir:
677 Şeytanın Tuzakları, 1/516, Müsned, Ahmed İbn-i Hanbel, 2/327.
542
–Vallâhi biz de böyle şeylere rastlıyoruz, dedi. Ebu Bekir ve
ben yürüdük ve Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın yanına girdik. Ben:
–”Hanzala münafık oldu ya Rasûlullâh!” dedim. Rasûlullâh
(aleyhisselâm):
– “Ne o?” diye sordu.
– Ya Rasûlullâh! Senin yanında bulunuyoruz. Bize Cennet'i
ve Cehennem'i hatırlatıyorsun. O derecede ki, gözümüzle görmüş
gibi oluyoruz. Senin yanından çıktığımız vakit zevcelerle, çocuklarla
ve geçim dalgalarıyle meşgul oluyoruz. Çok şey unuttuk, dedim.
Bunun üzerine Rasûlullâh (aleyhisselâm):”Nefsim yed-i kudretinde
(kudret elinde) olan Allâh’a yemin ederim ki, siz benim yanımda
bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz, sizinle
melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musafaha ederler.
Ve lâkin ya Hanzala! Bazı zaman şöyle, bazı zaman böyle.” buyurdu.
Bunu üç defa tekrarladı.”678
Hanzala (Radıyallâh-ü Anh)’ın burada söylediği ve Rasûlullâh
(aleyhisselâm)’ın ona verdiği cevap gâyet açıktır. Değişik hiçbir te’vil
ve yoruma müsait değildir. Buna rağmen, bu Hadis-i Şerif’e farklı bir
anlam ve yorum getirmek isteyen kişi, nefsinde olan bazı kuruntulara
bir pay çıkarmak istiyor demektir.
Çünkü Hadis-i Şerif'te açıkça görülüyor ki; Rasûlûllah
(aleyhisselâm), ashabı ile otururken, onlara İslâm’ı anlatıyor, Cennet'i,
Cehennem'i ve hesab gününün şiddetini hatırlatıyor. Böyle olunca da
ashab, bu anlatılanların etkisinde kalarak, dünya ile ilgili her türlü
durumdan uzaklaşarak, adeta âhiret âlemini yaşamaya başlıyorlar.
Bunların yanısıra, söylenen zikirlerle, kalplere Allâh’ın ve
Rasûlûllah’ın sevgisi yerleşerek, ortamda bir Cennet havası esmeye
başlıyor.
Böylece günahlardan ve dünya sevgisinden uzaklaştıkları için
de, yüksek manevi derecelere yükseliyorlar. Onun için Rasûlûllah
678 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 1/219. Bu Hadisle ilgili geniş açıklama için aynı yere
bakınız. Benzeri manada bir Hadis-i Şerif için, Age., 15/18’e bakınız.
543
(aleyhisselâm) oradaki ashab’ına “bu halinizi ve zikretmeyi
sürdürürseniz, sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve
yollarınızda musafaha ederler” buyurdu.
Yani ashab-ı kirâm her an hayatlarını böyle sürdürürlerse,
meleklerin imreneceği bir dereceye gelebilecekleri müjdeleniyor.
Elbette bu müjde, Kur’ân ve sünnetin anlatıldığı, zikrullahın yapıldığı
ve dünya ile ilginin kesilip âhiret âleminin “tefekkür” edildiği her
meclis ve ortam için geçerlidir. Ayrıca Müslüman, dünya ve ahret
saadetine erişebilmesi ve ahirette yüce makamlara kavuşabilmesi için
yirmi dört saatinin, her anında peygamber efendimizin ve takva sahibi
âlimlerin yaşantı şekillerini tefekkür ederek, hayatlarına hakim
kılmaya çalışmaları gerekir. işte “gerçek rabıta” da budur! Ancak
Hadis-i Şerif'te bildirilen, âhiret âlemini tefekkür, zikir ve dünyadan
uzak kalma tavsiyesinden, “mürşid’in hayalini put gibi karşıda
hissedip, onun kalbinden müridin kalbine nur geldiğini hissetmek
suretiyle meleklerin imreneceği bir dereceye gelebileceği” hükmünü
çıkarmak, bu Hadis-i Şerife yapılabilecek en büyük ihanettir. Zaten
hiçbir Hadis âlimi kitaplarında bu Hadis-i şerf’i rabıta ile
irtibatlandırmamıştır.
Ne hazindir ki, insanların İslam'dan uzaklaşmalarının en
önemli sebeplerinden biri, “Âyet-i Kerimeleri” kendi Hevalarına göre
te’vil etmeleri ve Âyet-i Kerîmelere, kendi kafalarına göre “batıni”
manalar vermeleridir. Hâlbuki Rasûlüllâh Aleyhissalâtü vesselam bile,
hiçbir Âyet’i kendi görüşü ile tefsir etmemiştir. Nitekim “Aişe
Radıyâllâhü anhe: “Rasûlüllâh Kur’ân'dan hiçbir şey tefsir etmedi.
Ancak Cebrail'in tefsirini öğrettiği sayılı Âyetlerlerin tefsirleri
hariç!”demiştir.679 Ayrıca Âyetlerin batıni manaları da olsa idi,
Kur’an’da bildirilirdi! Onun için Kur’an’a batıni mana vermek, Yahudi
ve Hristiyanların Âyetleri tahrif etmelerine benzemektedir!
Rabbimiz Hevasına göre Âyetleri te’vil edenler, Allâh Teâlâ’nın
şu uyarısına kulak versinler: “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bazı
679 Büyük Hadis Külliyatı, 4/9.
544
Âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri
mütaşabihdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu
te’vil etmek için, ondaki müteşabih Âyetlerin peşine düşerler.
Hâlbuki onun te’vilini ancak Allâh bilir. İlimde yüksek payeye
ulaşanlar ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler.
(Bu inceliği) ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar.”680
Hanzala efendimiz ile ilgili Hadis’e yapılan bir başka yorum ise
şöyledir: Sahabeler dışındaki bir kişi ilimde, amelde ve takva’da
zirveye ulaşsa bile, Rasûlüllâh aleyhisselâm’ı bir kere bile gören
sahabenin derecesine erişemez. Bunun sebepi de, sahabelerin
Peygamber efendimizle birlikte bulunmaları ve onlara “risâlet
nurundan” geçmesidir. İşte bu nur’un devamını sağlamak için
Hanzala Hadisinde, ashab’ın Peygamber efendimizi, dışarıda iken de
hayalen hatırlamaları uyarısı yapılmaktadır, deniyor. Hâlbuki
yukarıda da işaret ettiğim gibi ilgili Hadis’te hiç böyle bir işaret yoktur.
Hadis-i Şerif'te yalnız Peygamberimizin bulunduğu mecliste kazanılan
manevi havayı dışarıda da yaşama telkini vardır!
Sahabelik dercesi ise, Allâh Teâlâ tarafından ashab-ı kiram’a
verilen özel bir lütufdur. Nitekim Peygamber efendimizin de diğer
peygamberlere göre özel bir fazileti var. Peygamber efendimize verilen
beş özellik bunlardandır. (Buhari, Teyemmüm, 1.) Ayrıca bu özel
lütuflardan birkaçı da Ümmet-i Muhammed’e verilmiştir. Nitekim
Allâh Teâlâ Bakara Sûresi,143. Âyette: “İşte böylece sizi, insanlığa
şahitler olmanız, Rasülün de size şahit olması için sizi mutedil bir
ümmet kıldık…” Âl-i Imran,110 da ise: “Siz insanların iyiliği için
ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülüğü
engeller ve Allâh’a inanırsınız…” buyrulmatadır!
Üstelik daha önce de naklettiğim Hadislerde geçtiği üzere:
“kalp ancak ibadet, zikir ve istiğfarla nurlanır, işlenen günahlarla
680 Âl’i-Imran, 7.
Âyetlerin ve Hadislerin bir zâhiri bir de bâtınî anlamı var diyenler
“Keysâniyye mezhebi” ve “Bâtınî Mezhebi”nin “Mukannaiye” kolu’dur. (Kelâm
Dersleri, 85-86, 93-94. Süleyman Uludağ, Fuad Kavukçu.)
545
kararır!” Yukarıda geçen Hanzala efendimizle ile ilgili Hadis’te böyle
bir işaret mi var? Anlamı ve hükmü açık bir Hadis hangi cesaretle,
Peygamberimizin nurunun, silsile yolu ile ashab’a, sonra da mürşitlere
ve onlardan müridlere geçeceği iddia edilebilir!?
Ayrıca bazıları: “Nur’un kalb’e gelmesinin, ibadetle ilgisi
yoktur. Onun için mürşid’in kalbinden mürid’in kalbine nur geldiğine
inanmak yanlış bir uygulama değildir” demektedirler. Hâlbuki kalb’in
nurlanması demek, kalbi günahların oluşturduğu manevi kirlerden ve
siyahlıklardan arındırılması demektir. Bu ise ibadet ve istiğfarla olur.
Nitekim iki Âyet-i Kerimede: “(Kalbi) arınan kurtuluşa ermiştir.”
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
681 buyrulmaktadır. Ayrıca başka
Âyetlerde, peygamberlerin gönderiliş gâyelerinin de, ümmetlerini
itikadî ve ameli günahlardan arındırmak ve böylece kalplerin
nurlanmasını sağlamak olduğu bildirilmektedir. Yani tezkiye eşittir
nurlanma demektir. Zira Allâh Teâlâ'nın bütün emir ve yasaklarının
gâyesi, kullarını günahlardan uzak tutup, kalbi tezkiye, yani manevi
kirlerden arındırmadır. O halde “tezkiye” de bir ibadettir.682
Yine bazı kişiler, “rabıtasız” ve “vasıtasız" Allâh Teâlâ’yı zikir,
kişiye fayda vermez diyorlar. Fakat ne yazık ki farkında olmadan, bu
sözleri ile Kur’ân ve Sünnette olmayan bir hükmü İslam'a sokmuş
oluyorlar. Zira İslâm, “zikrullah” için rabıta ve vasıta şartı koşmuyor.
Aksine söylenen zikirlerin anlamları üzerinde tefekkürü ve kâinatın
yaratılışının inceliklerini ve manevi sorumluluğu ve ahiretteki hesabı
düşünmeyi şart koşmaktadır.
Ayrıca bazılarının savunduğu gibi, Mürşid konumunda bulunan
kişilerin, müridlerin söyleyeceği “zikrullah” sayısını belirleme yetkisi
yoktur. Zira zikrullâh bir ibadtetir. İbadetin şeklini, miktarını ve sayısını
ise Allâh Teâlâ, Rasülü vasıtasıyla bildirir. Sünnetteki geçen zikir sayıları
ise, belirli bir derecedeki “fazilete” ulaşmak için bildirilen en alt
sınırdaki sayılardır. Yani bir Müslüman manevi derecelerini artırmak
681 A’lâ, 14 ve Şemş, 9.
682 A’lâ, 14; Şems, 9; Bakara, 129, 151; Cum’a, 2’ye bakınız.
546
istiyorsa, en az “Sünnette” bildirilen sayılar kadar zikir yapmalıdır. O
halde daha fazla zikir söylemek, daha büyük fazilet demektir. Zira
Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerde, fırsat buldukça her zaman Allâh
Teâlâ'yı zikretmek tavsiye edilmektedir.
Bir Âyet-i Kerîmede. “Onlar, ayakta dururken, otururken,
yanları üzere yatarken (her zaman) Allâh’ı zikrederler (anarlar)…”683
“Öyle ise siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın
nankörlük etmeyin.”684
Bir Kutsi Hadisde ise Allâh Teâlâ: “Kulum, beni andığı ve
dudakları benim için kımıldandığı zaman, ben kulumla
beraberim.” buyuruyor. Başka bir Hadis-i Şerif'de ise konu ile ilgili
olarak şöyle buyruluyor: “Kim bir yere oturur ve orada Allâh’ı
zikretmez ise, Allâh’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar
ve orada Allâh’ı zikretmez ise, ona Allâh’tan bir nokanlık vardır.
Kim bir müddet yürür ve bu esnada Allâh’ı zikretmezse, Allâh’tan
ona bir noksanlık vardır.”685
“Kim yatağına temiz (abdestli) olarak girer ve uyku
bastırıncaya kadar Allâh’ı zikrederse, gecenin herhangi bir saatinde,
uyanıpda Allâh’tan dünya ve ahiret hayırlarından bir şey isterse,
Allâh Teâlâ istediğini mutlaka verir.”686
Rasûlüllâh Aleyhissalâtü vesselam Ebu’d-Derda Radıyâllâhü
anh için: “Sana, Sübhanellahi ve’l-hamdülillahi vela ilâhe illAllâhü
vellahü ekber.” demeyi tavsiye ederim. Zira bu kelimeler, günahları
döker, tıpkı ağacın yapraklarını dökmesi gibi.”687
683 Al-i Imran, 191.
684 Bakara,152.
Bazı zikirleri 100’er kez okumanın fazileti ile ilgili bilgiler için, Muvatta
Tercümesi, sh. 152-153’e bakınız. Buhari; Müslim.)
685 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 6/201-202.
686 Age., 6/206.
687 Age., 17/511.
547
“La ilâhe illAllâh “ kelimesini, fazilette hiçbir amel geçemez.
Ve bu kelime hiçbir günahı bırakmaz.”688
Yine bir sahabe için: “La havle vela kuvvete illa billahi’laliyyi’l-azım” de. Çünkü bu cümle Cennet hazinelerindendir.”
buyruldu.689
Bu konuda şu iki Hadis-i Şerif dikkat çekicidir: “Ben günde
yetmiş kere Allâh’a tevbe ve istiğfarda bulunurum.” “Ben günde
yüz kez Allâh’a istiğfar ederim.” “Amel defterinde çok istiğfar
bulunana ne mutlu!”690 Burada bir taraftan “istiğfar” için sayı
verilirken, diğer taraftan çok “istiğfar etmeye teşfik vardır.
Yine aynı kişiler “rabıta” haktır diyorlar. Hâlbuki hak, Kur’ân’ın
ve Kur’ân’ı açıklayan Hadislerin bildirdiği hükümlerdir. Onun için bu
iki kaynağa dayanmayan hükümler batıldır. Ölümü, ahiretteki hesabı
ve kâinattaki yaratılışı tefekkür şeklinde bir “rabıta” Kurân'a uygundur.
(Âl-i Imran, 191'e bakınız.)
Yüce Peygamberimiz ashabına: “Cennet bahçelerine
uğradığınız zaman faydalanın!” Dediler ki: “Ey Allâh'ın Rasülü
Cennet bahçeleri nedir?” Şöyle buyurdu: “Âlimlerin meclisleri!”691
Ama Hadis’lerde sohbet yapan âlimlere “rabıta” yapın demiyor.
Ayrıca Peygamber efendimizin görevinin bile yanız tepliğ ve Ku’ân’ı
açıklamak olduğuna göre, âlimlerin bu göreve bir ek yapma hakkı
olabilir mi?! Allah Teâlâ bu konuda Rasülüne şöyle buyuruyor: “Seni
de “yalnız ve yalnız” müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (İsra,
105.) Yani Allah Teâlâ’nın buyrukları “tezkiye ve takva” için yeterli!
O zaman âlimlerin görevi, Kur'an ve Kur’ân’ı açıklayan
Hadisler doğrultusunda, çevresindekileri aydınlatmak; âlimlerin
huzurundakilere gereken ise, âlimlerin sohbetlerini dinleyerek ve
hallerini örnek alarak, onları taklit etmektir. Beraber olunmadığı
688 Age., 17/507.
689 Age., 17/513. Konu ile ilgili olarak, Büyük Hadis Külliyatı, 5/293 - 304’e bakınız.
690 Age., 17/511-512.
691 Büyük Hadis Külliyatı, 1/56’ya bakınız.
548
zaman ise, onların sözleri ve yaşantıları tefekkür edilerek, hayata
geçirilmenin yollarını aramak gerekir! Yoksa âlimleri, hayallerde bir
put gibi canlandırarak karşıda tutmak ve ondan karşıdaki kişinin
kalbine nur aktığını kabul etmek, Kur'an ve Sünnette olmayan bir
uygulamayı ortaya koymaktır!
Yine bu yanlışlarından biri de; mürşid, ne derse inanmak farz,
diyorlar. Hâlbuki bir âlim, Kur’ân ve Kur’ân’ın özüne ters olmayan olan
Sünnete uygun konuşuyorsa, onlara inanmak farzdır; Kur’ân ve
Sünnette yeri olmayan bir şey söylüyorsa, onu reddetmek farzdır.
Nitekim Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur. “Kim
emrimizin olmadığı bir ameli yaparsa o Allâh yanında geçersizdir,
kabul edilmez.”692 İşte onun için Allâh Teâlâ’nın gerçek velileri ve
müjdecileri Kur’ân ve Sünnet doğrultusunda konuşurlar. Eğer bir kişi
bu iki kaynakda olmayan bir şey konuşursa, bu söyledikleri onun
Hevasının ürünüdür. Hevasından gelen uygulamayı manen
yükselmede bir yol gören ise, kafasına göre İslâm'a hüküm sokmuş olur.
Kur’ân ve Kur’ân’ın tefsiri olan Sünnet doğrultusunda bir
hayat sergileyen âlimler (mürşidler) ise, yeryüzünün manevi
incileridir. Onların bulundukları meclisler de, yukarıda söylediğim
gibi, Cennet bahçelerinden bir bahçedir.693 Başka bir rivayette ise
Cennet bahçelerinin neresi olduğu bildiriliyor: “Yüce
Peygamberimiz ashabına: “Cennet bahçelerine uğradığınız zaman
faydalanın!” Dediler ki: “Ey Allâh'ın Rasülü Cennet bahçeleri
nedir?” Şöyle buyurdu: “Âlimlerin meclisleri!” (Büyük Hadis Külliyatı,
1/56.) buyuruyor! Yine âlimlerin meclislerinde bulunmak,
peygamberimizin meclisinde bulunmak gibidir. Peygamberin
meclisinde bulunmak ise, Allâh Teâlâ’nın meclisinde bulunmak
692 Müslim el-Cami Akdiyye No: 18, Ebu Davud, Sünen, Sünnet Bab: 5, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, 6/146-188.
Şâfii ve Hanbeliler, Kur’ân ve Sünnete aykırı uygulamalar getirenlerin (bid’atçıların)
öldürülmelerini caiz görmüşlerdir. (İslâm Fıkhı A., 7/475-476.)
693 Büyük Hadis Külliyatı, 5/233’e bakınız.
549
gibidir.694 Onun için, bu gibi âlimlerin sohbetlerine devam etmek ve
onları sevmek gerekir. Öyle ki bu sevgi, dünyadaki bir nimeti sever
gibi geçici olmamalı. Yani bu sevgi ölünceye kadar devam etmeli ki,
“Kişi sevdiği ile beraberdir.”
695 Hadis-i Şerifinin hükmü gereği,
ahirette de, o Allâh dostu ile beraber olma avantajını yakalamaya
çalışmalıdır. Bu hâl de ancak, âlimlerin Kur’ân ahlâkı
doğrultusundaki yaşayışlarını taklid etmekle elde edilebilir.
Nitekim Bir Hadis’te bildirildiği üzere, ‘Peygamberimizin
ahlâkı da Kur’an ahlâkı idi!’ (Müslim, 1/514.)
Sevilen bir kişi, sevenin hayalinden kolay kolay silinmez. Çünkü
insan, neyi çok severse, hatırına en çok o gelir. Ancak bu durum, o
sevilen kişiye “rabıta” yapmaya delil değildir! Bilakis o kişinin İslâm’ı
yaşamadaki, örnek hayatı hatırlanarak, taklid edilmeye çalışılır!696
Gerçek âlimlerin, müritleri ile beraber oluşturduğu meclislere
en güzel örnek ise, Rasûlüllâh Aleyhissalâtü vesselamın oluşturduğu
“Ashab-ı suffa” meclisidir. Zira en büyük mürşidimiz olan Rasûlüllâh
alehissalâtü vesselam orada, Kur’ânın hükümlerini anlatır ve nasıl
uygulanacağını, bizzat yaparak gösterirdi. Suffa ashabı da bu
uygulamaları aynen hayatlarına yansıtırlardı. Bunlara ne bir fazlalık
getirirler, ne de eksiltirlerdi! Yani takva adına da olsa, günümüzdeki
“rabıta” uygulaması gibi, değişik hareketlere yönelmezlerdi! Yani
efendimizin yaşantısı Kur'an'ın içeriği idi. (Müslim, 1/514)
694 Bu konudaki bazı Hadisler için, Kenzül-Ummal, 10/28883 ve Hak dini Kur’ân Dili,
7/465’e bakınız. Asrı Saadette “mürşid” deyince ne anlaşıldığına dair bilgiler için,
Kütüb-i Sitte Tercümesi, 11/298-299’a bakınız.
695 Kütüb-i sitte Tercümesi, 9/370.
696 Ancak “rabıta”dan kast edilen, kişinin ameli salih sahibi âlimlerin yaşantı şekillerine
taklid etmek için, bu zatların huzurlarında iken onları bir kamera gibi nasıl izliyorsa
onlardan ayrı olduğunda da kendi yaşantısı ile onların yaşantısını karşılaştırarak
nefsinde murakabeye dalması ise, bu her Müslüman tarafından arzu edilecek bir
haldir. Ancak ibadetle elde edilecek kalp nurlanmasının mürşidin hayalini bir put
gibi karşıda canlandırarak ve onun vasıtası ile olacağına inanmak, Kur’ân ve sahih
Sünnet hükümlerine zıt bir inançtır. (Bilgi için; Mudaffifin, 15-15’e ve Kütüb-i Sitte
Tercümesi, 3/266’ya bakınız.)
550
“Yıldızlar semanın emniyyetidir. Yıldızlar gittimi, vaadedilen
şey meydana gelir (Kıyamet kopar.). Ben de Ashabım için bir
emniyyetim. Ben gittimmi, onlara vaadedilen şey (fitne ve
kargaşalar) gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyyettir.
Ashabım gitti mi, ümmetime vaadedilen şey (çeşitli bid’adlar ve
kargaşalar) gelir.”697
Ayrıca Kur’ân ve Sünnet dışı uygulamaları emreden kişilere
itaat eden müridler de, kendilerini çok tehlikeli bir uçuruma
sürüklemektedirler. Nitekim Asrı saadetde; “cephede askerlerine
öfkelenen bir komutan, odun toplattırıp ateş yaktırır ve askerlere
ateşe girmelerini emreder. Ama askerler itiraz ederler. Dönüşte
durum Rasûlüllâh Aleyhissalâtü vesselam’a arz edilir. Rasûlüllâh
Efendimiz, İslam'da körü körüne itaatın olamayacağını söylemiş ve
eğer ateşe girselerdi ebediyyen çıkamayacaklarını dile
getirmiştir.”698 Bu ebedi azabın sebepi de, yanlış olan bir emri doğru
kabul ederek boyun eğmeleridir!
Zaten “rabıta” gerekli bir şey olsaydı; Rasûlüllâh (aleyhisselâm)
açık
Tüm Hakları Saklıdır
BAŞA DÖN