sigortanın dindeki hükmü

Mevcut sigorta sistemleri incelendiğinde, birçok bilinmeyen

durum içerdiği herkesçe açıktır. Örneğin; sigorta şirketi veya

müşteriden hangisinin kaybedip hangisinin kazanacağının, yani kaza

olup olmayacağı önceden belli değildir. Onun için sigortanın, bu

işleyiş şekliyle kumardan hiçbir farkı yoktur. Üstelik taşıt kazalarında,

kişi kendi kendine kaza yaptığında hiçbir ödeme yapılmıyor. Dara

düşüldüğünde faydalanılmayan parayı kim isteyerek yatırır?! Onun

için zorla yatırtılan para da, gaspla alınan para gibi olduğundan

zulümdür! Her zulüm ise, haramdır.

Ayrıca beklenmedik bir şekilde ve sigorta şirketlerinin bütçesini

sarsacak sayıda kazalar olsa, söz konusu şirketler de bu işi

yaptıklarına pişman olurlar! Yani sigorta işinde, iki taraf için de maddi

kayıp riski olduğundan, bu iş kumara benzemektedir. Böyle

durumlarda ek prim tahsilâtı yapılır denilirse, bu da ayrı bir

zulümdür!

Burada sözü fazla uzatmadan, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi’nden

“sigorta” ile ilgili bölümü aynen aktarıyorum:

İslam'a Göre Sigorta Şirketlerinde can veya mal Sigortalatmanın Hükmü:

“Sigorta yeni bir şeydir. Gerçek manasıyla miladi XIV. asrın

başlarında İtalya’da deniz sigortası şeklinde ortaya çıkmıştır. Sigorta

da iki türlüdür: Birisi dayanışma sigortasıdır, diğeri de belli aidatlar

karşılığında sigorta şeklindedir.1602

1- Dayanışma sigortaları: birkaç kişinin muayyen bir tehlikenin

gerçekleşmesi hâlinde aralarından birisine isabet edecek zararları telâfi

etmek için muayyen bir aidat ödemeyi kabul etmek şartıyla ittifak

etmeleridir. Pratik hayatta uygulanması oldukça az görülen bir

şekildir (Osmanlıdaki esnafların yardımlaşma amacıyla kurulan


1602 Dr. Abdü’l-Mün’ım el-Bedrânî, et-Tem’in fi’l-Kanuni’l-Mısrî ve’l-Mukaran, 36 vd.

963

sandıklar buna örnektir. Ayrıca zamanımızda, “Kâr-zarar ortaklığı

üzerine kurulan finans kurumları da kendi aralarında böyle bir fon

kurmuşlardır.)

2- Belirli bir aidat ve ücret karşılığında sigorta: Sigorta yapılan

kişinin sigortacıya belli bir aidat ödemeyi kabul etmesi şeklinde ortaya

çıkar. İşte bu, ortak fertlerden oluşan sigorta şirketidir. Bu şirkette

sigortacı muayyen bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde belli bir

ödemeyi kabul eder. Günümüzde görülen sigorta şekil budur. O,

bunun karşılığını ya muayyen bir kişiye öder yahut da sigorta edilen

kişiye veya mirasçılarına öder. Bu, her iki tarafı da bağlayan karşılıklı

bir ivaz aktidir.

Her iki tür arasındaki fark:

a) Dayanışma sigortasını üstlenen, kendilerine sigorta yapılan

kişilerden farklı bir kuruluş değildir. Ayrıca bu kuruluşun üyeleri kâr

sağlamak için çalışmazlar. Onların bütün çalışmaları sadece üyelerden

herhangi birisine gelebilecek zararları hafifletmek içindir.

b) Belirli bir aidat karşılığında yapılan sigortada ise, sigorta

edilen kişilerin hesabına belli bir kârı gerçekleştirmeyi hedef alan

sigortacı (yani anonim ortaklık), sigorta işini belli bir aidat karşılığında

üstlenir. Sigorta edilen kişinin bazı durumlarda herhangi bir şey

almaması, sigorta akdini karşılıklı ivaz akitlerinin dışına çıkartmaz.

Çünkü ihtimalî akitlerin tabiatı gereği aktin taraflarından herhangi birisi

bazen hiçbir ivaz elde edemez. (Piyango ve kumarda olduğu gibi)

Dayanışma sigortalarının İslâm'a göre caiz olduklarında bir

şüphe yoktur. Çünkü böyle bir sigorta türü, bağış akitleri kapsamına

girer ve iyilik üzere yardımlaşma kabilindendir. Çünkü her bir üye

karşılaşılabilecek tehlikelerin etkisini hafifletip ortaklardan birisine

isabet edecek zararları tamir etmek üzere gönül rızası ile aidatını öder

ve bu konuda zararın tümüne de bakılmaz. İster bedenî kazalar ile

ilgili olsun, isterse de yangın, hırsızlık, hayvanların ölümü sebepiyle

eşya üzerinde olsun, değişen bir şey yoktur. Yahut trafik kazaları veya

iş kazalarının, karşısında sorumluluklara karşılık olsun dayanışma 

964

sigortalarında durum aynıdır.1603 Acizlik, yaşlılık, hastalık, emeklilik

gibi durumlarda da bunlar faydalı olur.

3- Sabit bir taksit ile sigorta: Deniz nakliye araçlarıyla deniz

yoluyla ithal edilen mallardan telef olabileceklere karşılık teminat

olmak üzere deniz sigortasının haram olduğuna dair İbn-i Abidin’in

fetvası vardır.1604 Buna göre tacirin aşağıdaki üç sebep dolayısıyla

sigortacının malından, telef olanın bedelini alması helâl değildir.

1- Bu akit, lâzım (bağlayıcı) olmayan şeyi iltizam

etmektir(gerekli kılmaktır). Çünkü “tazminatın” dört sebepi olarak

kabul edilen Şer’î herhangi bir sebep ortalıkta yoktur. Söz konusu dört

sebep şunlardır:

a) Öldürmek, yıkmak, yakmak ve benzeri yollarla saldırı, b)

Kamuya ait yolda izin almaksızın kuyu kazmak gibi telef olmaya

teşvik etmek, c) Gasp, hırsızlık gibi emin olunmayan şekilde ele

geçirmek ve satılan şeyin satıcının elinde kalması, d) Kefalet. Burada

sigortacı ne haksızlıkta bulunan bir mütecavizdir, ne telefe sebep teşkil

etmiştir, ne de sigortada muayyen bir kefalet altında olan vardır.

2- Sigorta, vedinin (emanetçinin) vedîa (emanet) üzerine ücret

alması hâlinde olduğu gibi, vedianın telef olması takdirinde vedîye

tazminat ödetmek türünden de değildir. Çünkü mal sigortacının

elinde bulunmamaktadır. Aksine mal gemi sahibinin elindedir. Eğer

gemi sahibi sigortacı olsaydı, o takdirde de müşterek bir ecir (ücret)

olurdu, vedî olmazdı. Vedî ve müşterek ecîr olduklarında ise, ölüm,

suda batıp boğulmak ve yangın gibi sakınılması mümkün olmayan

şeyin de tazminatını ödemezler.

3- Sigorta tağririn (aldatanın) tazminatı kabilinde de değildir.

Çünkü gârr (tağrir yapan, aldatan)ın tehlikeyi bilmesi zorunluluğu

vardır. Ayrıca mağrurun (aldatılanın) da bunu bilmeyen bir cahil

olması gerekir. Sigortacı ise sigorta ettiği tacirleri aldatmak maksadıyla


1603 El-Garar ve Eseruhû fi’l-Ukûd, 521 vd.

1604 İbn-i Abidin Reddü’l Muhtar Tercümesi; 3/273 vd. (Arapça metin), Harbî kâfirin

eman altına alınması konusu.

965

bunu yapmadığı gibi, meselâ, batıp boğulma tehlikesinin husule gelip

gelmeyeceğini de bilmemektedir. Geminin batıp batmayacağını

önceden bilmek mümkün değildir.

Hem sigortacının hem de tacirin tehlikeyi bilmesi hâlinde ise,

hırsız, yol kesici tehlikesinin olmasında olduğu gibi teminat

(sigorta) caizdir. Fakat sigorta buna uymamaktadır. Çünkü bir kişi

bir başkasına: “Sen bu yola git, eğer bu yolda korkulacak şey olur

ve malın alınırsa ben onun tazminatını öderim.” dese tazminatını

öder.

İbn-i Abidin şunları da eklemektedir: “Eğer fasit olan sigorta

akti, daru’l-harbde sigortacı ile sigorta edilenin Müslüman olmayan

harbî bir ortağı arasında yapılırsa yahut darü’l-harbde bulunan sigorta

edilen tacir ile sigortacı arasında yapılırsa ve telef olan şeyin bedelini

alarak birinci durumda Müslüman tacire gönderirse veya tacir ikinci

durumda bedeli İslâm diyarında kabzederse zahire göre tacirin bu

bedeli alması helâldir. Çünkü fasit akit, darü’l-harbde iki harbî

arasında cereyan etmiş ve onların malları rızası ile tacire ulaşmıştır.

Buna mani yoktur. Şâyet akit daru’l-İslam'da, kabz da(teslim alma da)

darü’l-harbde olursa, harbînin rızası ile dahi olsa, bedelin alınması

helâl değildir. Çünkü İslâm topraklarında yapılmış fasit bir akte

dayanmaktadır.

Sigorta işlemini bir taraftan mal, diğer taraftan da emek

şeklinde olan mudarebe ortaklığı türünden kabul etmek de sahih

değildir. Bunun iki sebepi vardır: Birincisi, sigortası yapılan kişinin

ödediği taksitler, sigorta şirketinin mülkiyetine girer ve sigorta şirketi

bunda dilediği gibi tasarruf etmekte serbesttir. Eğer karşılığında

sigorta yapılan olay (kaza v.s.) meydana gelmezse, sigortalanan kişi

zarar edecektir.

İkinci sebep, mudarebe ortaklığının sahih olmasının şartı, kârın

mal sahibi ile işi yapan (emeğini ortaya koyan) arasında dörtte bir

veya üçte bir oranında dağıtılmasının gerekmesidir. Sigorta işleminde

ise, sigortası yapılan sigortalının %3 yahut %4 gibi kârdan muayyen

bir miktarı vardır. O bakımdan bu mudarebe sahih olmaz. Eğer akitte 

966

bu sebep aşılsa dahi, birinci sebep varlığını sürdürmeye devam eder.

Nitekim sigortalının ölümü hâlinde bazen sigorta olarak tayin edilen

miktar, hiçbir şekilde mirasçılara değil, aksine o sigortadan

faydalanacak kişiye de gidebilir. Mudarebede ise, mal sahibinin ölümü

hâlinin tam aksinedir.

Diğer taraftan sigortanın garanti veya kefalet türünden kabul

edilmesi de sahih değildir. Çünkü daha önce gördüğümüz garantinin

meşru sebepinden hiçbirisi yoktur. Ayrıca sigorta akitlerinin pek

çoğunda “kefil olunan” diye kabul edilmesi mümkün bir taraf

bulunmamaktadır. Trafik kazalarına karşı sigortada olduğu gibi, kefil

olunan bulunsa dahi, bu kişi meçhuldür.

Hakikat şu ki; sigorta akdi ğarar (aldanma ve aldatma ihtimali

olan) akitlerindendir. Aynı şekilde ma’kûdun aleyhin var olması ile

olmaması arasında mütereddit bulunan ihtimali bir akittir. Rasûlüllâh

(aleyhisselâm) ise garar satışını nehyetmiştir. Buna mali ivaz akitleri

kıyas edilir ve bu ivazlı akitlerde, satış aktinde olduğu gibi garar etki

eder.

Sigorta şirketleri ile yapılan sigorta akti, mali ivazlaşma akitleri

türündendir. Dolayısıyla bunlara da gararın (aldanmanın) etkisi söz

konusudur. Nitekim diğer malî ivaz akitlerinde de gararın etkisi

vardır. Zaten günümüz hukukçuları da bu akitleri “Ğarar (aldanma ve

aldatma riski olan) Akitleri” başlığı altında ele alırlar. Sigorta, ancak

olacağı muhakkak olmayan, gelecekteki bir olay yahut da olup

olmayacağı bilinmeyen gelecekteki bir olaya karşı yapılır. O

bakımdan garar (aldanma veya aldatma), sigorta akdinden ayrılmaz

bir unsurdur.

Diğer taraftan sigortada “ğarar” oranı az veya orta değil, aksine

pek çoktur. Çünkü sigortanın rükünlerinden bir tanesi de “tehlike”dir.

Tehlike ise akit taraflarından herhangi birisinin iradesine bağlı

olmayarak muhtemel bir olaydır.1605


1605 El-Garar ve Eseruhû fi’l-Ukûd, 656,661.

967

Çok dahi olsa “ğararı” ihtiva eden akdin kendisi sebepiyle caiz

kabul edildiği ihtiyaç durumunda (ki bu da kişinin eğer yasaklanan bu

işi yapmayacak olursa oldukça sıkıntılarla karşı karşıya kalacağı, fakat

helâk olmayacağı bir duruma ulaşması halinde)1606 genel yahut özel

olması veya teayyün etmesi şartı aranır.

Genel ihtiyaç, bütün insanları kapsayacak şekilde ihtiyacın

ortada olması demektir. Özel ihtiyaç ise bir belde halkı yahut belli bir

meslek erbabı gibi bir grup insana has ihtiyaçtır.

İhtiyacın teayyün etmesinin manası ise (yani zaruretin

oluşması ise), maksada ulaşmak için meşru bütün yolların tıkanması

ve sadece gararın söz konusu olduğu bu akdin açık bulunmasıdır.

Günümüzde sigorta için genel bir ihtiyacın varlığı kabul

edilecek olsa dahi, ona duyulan ihtiyaç belirlenmemektedir. Çünkü

sigortadan gözetilen hedefi teberru ilkesi üzerinde duran karşılıklı

dayanışma esasına dayalı sigortalama yolu ile gerçekleştirmek ve

böylelikle arada kâr sağlamaya çalışan ve insanların ihtiyaçlarını

istismar eden aracıyı ortadan kaldırmak mümkün olur. Çünkü mevcut

durumdaki sigorta, ihtiyaç olmadığı halde ileri derecede gararı ihtiva

eden bir ivazlaşma akdidir; İslam'da bu yasaklanır.

Buna göre tüccarın veya başka sigortalıların Helâk olan şeyin

bedelini sigortadan almaları helâl değildir. Çünkü bu, onu iltizam

edenin (ödeme yükümlülüğünü alanın), ödemesi lâzım olmayan bir

maldır ve çünkü sigortacıya tazminat ödeme şartını koşmak

batıldır.”1607

 Burada Hayreddin Karaman’ın sigorta hakkındaki tesbitlerini

de “Günlük Hayatımızda Haramlar ve Helâller” isimli kitabından

aktarıyorum.


1606 El-Eşbâh ve’n_Nezair, (Suyutî), 71, 4. kaide

1607 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 5/303- 306.

Yukarıda sayılan sakıncalardan dolayı, imkân varsa kişi sigorta için yatırdığı

paraların tümünü almalıdır. İmkân yoksa, kaza durumunda yatırdığı parayı altın

değerinden almalıdır. Ayrıca bu sigorta işlemine devam ettiği için istiğfar

etmelidir.

968

“Bilinen üç sigorta çeşidi vardır: Devlet sigortası, üyelik

sigortası ve ücretli sigorta.1608

a) Bunlardan birincisi, İslam'da en kâmil manada

gerçekleşmektedir. Bütün vatandaşların kaza, felaket, angarya

yüklenme ve yoksulluk karşısında devlete başvurma hakkı vardır.

b) Üyelik sigortası: Mesela, bir iş koluna mensup üyelerin,

içlerinden birisi kaza veya felakete uğradığı zaman yardım edilmek

üzere periyodik olarak bir meblağ vermeleriyle gerçekleşir. Bu da

meşrudur, teşvike değer bir sigorta türüdür.

c) Ücretli sigorta: Bir sigortacının kaza, yangın ve benzeri

durumlarda zararı ödemek, bunlar meydana gelmezse, hiçbir şey geri

ödememek üzere, bir şahısla ücretli sigorta akdi yapmasıyla vücut

bulur. Bu şekil İslâmî Ahkâma aykırıdır; ancak zaruret halinde caiz

olabilir.”1609


1608 Burada taksim sigorta edene göre yapılmıştır.

1609 Sigorta ile ilgili geniş bilgi için, H. Karaman, Faizsiz Banka, Sigorta ve Kalkınma,

İstanbul 1977, Günlük Hayatta Haramlar ve Helâller, s. 76; Reddü’l Muhtar’ın

Arapçası, 1/345-346’ya bakınız.

BAŞA DÖN