Kâinatta her şeyin bir yaratılış gâyesi vardır. Dünyadaki
varlıkların yaratılış gâyeleri ise, insanoğluna hizmet etmek ve ona mutlu
ve huzurlu bir hayat yaşatmaktır. Çevremizde bulunan varlıkları
incelediğimiz zaman bu durumu çok açık bir şekilde görürüz.
Küçücük bir bal arısından tutun da, en büyük hayvanlardan biri
olan deve’ye varıncaya kadar bütün hayvanlar, çeşit çeşit bitkiler, türlü
türlü meyveler, sular, toprak, taş, hava, güneş, ay, bulutlar ve’l-hâsıl
çevremizi saran her şey, kendine özgü bir tabii kanuna bağlı kılınarak,
insanoğlunun faydalanması ve güzel bir hayat geçirmesi için yaratılmıştır.
Öyle ki, bu varlıklardan her biri, Allâh Teâlâ’nın belirlediği
program dâhilinde hareket ederek ve kanunlarına boyun eğerek
görevini yapmakta ve insanlığa hizmet etmektedir. İşin dikkat çekici
yönü; bu varlıkların verilen görevi hiç aksatmadan ve bıkmadan
yürütmeleridir.
315
O halde Allâh Teâlâ bu kadar sayısız nimetleri emrine verdiği
ve yeryüzünün halifesi olarak tayin ettiği Âdemoğlunu başıboş bir
şekilde, gâyesiz olarak bırakıvermesi akla uygun olur mu?161 Elbette
olmaz.162
Nasıl ki, bir padişahın sarayında çalışan görevliler, diğer
insanlardan farklı olarak, sahip oldukları pek çok maddi imkânların
ve faydalandıkları çeşitli nimetlerin karşılığında, çok önemli ve
tehlikeli görevleri yerine getirmek zorunlulukları varsa, elbette şu
kâinat sarayının sahibi olan Allâh Teâlâ’nın da, sayısız nimetler
verdiği kullarına bir kısım görevler yüklemesi kaçınılmazdır.
Allâh Teâlâ’nın, kullarına yüklediği ve yerine getirmelerini
istediği görev ise; yalnız kendine kulluk edilmesi ve yalnız kendi
gönderdiği kanunlara göre bir hayat sürmeleridir. Nitekim Allâh Teâlâ
bu konuda: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler
(benim istediğim şekilde bir hayat sürsünler) diye yarattım.”
163
buyurmaktadır. Yine başka Âyetlerde: “Senden önce hiçbir Rasûl
göndermedik ki ona: “Benden başka ilâh (hüküm-lerine uyulacak
varlık) yoktur; şu halde bana kulluk edin!” diye vahyetmiş
olmayalım.”164 “Andolsun ki biz, “Allâh’a kulluk edin ve tağuttan
(İslâm dışı sistemlerden ve onu savunanlardan) sakının!” diye her
ümmete bir peygamer gönderdik. Allâh, onlardan bir kısmını doğru
yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hakettiler. Yeryüzünde
gezin-görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur.”165 buyurmaktadır.
Başka bir Âyette ise: “O Allâh ki, amelce (gönderdiği hükümlere
uyma konusunda) hanginiz daha güzeldir (daha titiz ve dikkatlidir)
diye sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”
166
buyurmaktadır.
Demek ki Allâh Teâlâ’nın kullarından istediği şey; ferdi veya
sosyal hayatta yalnız kendine kulluk edilmesi, yalnız kendinin
bildirdiği kanunlar, ilkeler ve hükümler doğrultusunda hareket
edilmesi ve bu konuda gereken titizliğin gösterilmesi ve sıkıntılı
anlarda yalnız ondan yardım istenilmesidir.167 Nasıl ki bir kölenin,
efendisinin belirlediği kuralları aşmaya hakkı yoksa, insan da Allâh
Teâlâ’nın çizmiş olduğu sınırları aşıp, nefsinin veya insanların
koyduğu hüküm ve kurallara göre hareket edemez ve yaşantısını
onlara göre düzenleyemez. Çünkü insan da Allâh Teâlâ’nın kölesidir.
Zaten kulluğun bir manası da köleliktir. Köleliğin anlamı ise;
efendisinin koyduğu kurallara ve hükümlere hiçbir itiraz yapmadan
boyun eğerek uymaktır. Allâh Teâlâ’ya kulluğu ve köleliği kabul
etmeyen kişi, nefsinin ve zâlimlerin kölesi olur. Bu durum ise, insan
için en büyük bir afet ve en alçak bir derecedir.
Kişi Allâh Teâlâ’ya kulluğu kabul edip onun gönderdiği
hükümlere uyduğu takdirde, hem kula kul olmaktan kurtulup gerçek
hürriyete kavuşacak, hem de dünyada huzurlu bir hayata, ahirettede
sonsuz nimetlere kavuşacaktır.
Bu kulluğun ve köleliğin, Allâh Teâlâ’nın istediği şekilde
olabilmesinin ilk şartı ise, en önemli “misak” olan “Kelime-i Tevhid'i,
anlamını bilerek ve kabul ederek söylemektir.” Yani “Allâh (Celle
celâlühü)’ın eşi ve benzeri olmadığına ve kendisinden başka kanun
ve hükümlerine uyulacak başka bir varlık olmadığına, Muhammed
(aleyhisselâm)’in onun kulu ve kanunlarını tepliğ eden ve
uygulamaya koyan elçisi olduğuna inanmaktır.” Ayrıca bu “misakı”,
namazların her rek’atında Fâtiha’nın 5. Âyetini okurken Allah Teâlâ
için:”Ancak sana kulluk ederiz ve ancak senden yadım dileriz.”
diyerek yenilemekteyiz! Ama pek çok kişi bunun farkında değil! İman
esaslarında “Misak” ile ilgili olarak, Hadid, 8’e bakınız!
Yani bir kişi dünyada saadet ve huzura, ahirette ise sonsuz
nimetlere ve mutluluklara kavuşabilmesi için, önce yukarıda
bildirildiği şekilde bir îmana sahip olmalıdır. İkinci olarak ise,
Müslüman dünyaya sırf bir imtihan için geldiğini her an hatırında
tutmalı ve 24 saatini Allâh Teâlâ’nın istediği kurallar doğrultusunda
değerlendirme gayretinde olmalı. Ayrıca sahip olduğu her bir nimetin,
ahirette hesabının sorulacağını düşünmeli ve malını gerekli olmayan
yerlere harcayarak israf etmemeli, vaktini üçe ayırıp, bir kısmını rızık
kazanmada, bir kısmını ibadet yapmada ve ilim okumada ve bir
kısımını da dinlenme ile geçirmelidir. Bazı gafil Müslümanların
yaptığı gibi, vakit geçmiyor diyerek, “altın”dan daha değerli olan
vakit nimetini, kahve köşelerinde, stadyumlarda ve televizyon
başlarında öldürmemelidir. Zira insanın boşa geçirecek hiçbir vakti
yoktur. Her an, ya dünyaya, ya da ahirete faydalı bir şeyle meşgul
olmalıdır. Çünkü Hadis-i Şerif'te de bildirildiği üzere, kişiye ahirette
ilk sorulacak şeyler: “Namaz, kul hakkı, malı nereden kazanıp
nereye harcandığı ve ömrün nerelerde geçtiği, yani vaktin nerelere
harcandığı ve gençliğin nelerle değerlendirildiğidir.”168
Bu ölçüleri rehber edinip, kendini dengede tutan kişi, üzerine
düşen görevlerde gevşeklik göstermeyeceği gibi, başkalarının da
hakkını gözetir ve hiç kimseye haksızlık ve zulüm yapamaz.
Ama ahiretteki hesaba inanmayan ve dünyaya geliş gâyesini
kavramamış kişilerde, kendilerinde sorumluluk ve cehennem korkusu
olmadığından, başkalarına her türlü zulmü yapmaktan çekinmezler ve
bu yaptıkları zulümden de hiçbir vicdan azabı duymazlar. Adeta
hayatlarına, hayvanî bir yaşantı şekli hâkim olur. Yine böyle kişiler
eğer güçlü iseler, zayıfları daima ezerler. Çünkü ahiret ve hesap
duygusundan yoksun olan bu tip işler, nefislerinin istediği şekilde
yaşayabilmeleri için, güçsüzleri, menfaatleri uğrunda köle gibi
kullanmak isterler. Bunu gerçekleştirebilmek için de, mazlumlara ve
güçsüzlere, her türlü işkenceyi ve zulmü reva görürler. Böylece
toplumların düzeni alt üst olur ve huzursuzlukların ve bunalımların
ardı arkası kesilmez.
Nitekim İslam'ın hâkim olmadığı toplumlarda bu acı tablolar
her devirde görülmüş ve zamanımızda da, birçok toplumda
görülmektedir.
Özet olarak söylersek; Allâh Teâlâ kendine itaat edeni, isyan
edenden, zâlimi mazlumdan ayırmak için insanoğlunu yarattı ve
imtihana tabi tuttu. Onun için, Ahirette bu hayatın hesabı sorulacaktır.
İşi hesaba kalan kişinin durumu ise, içler acısı!
Tüm Hakları Saklıdır
BAŞA DÖN