1- Gaipten haber alma iddiası:
Kişiyi şirke götüren başka bir hareket ise, gaipten haber verme
iddiasında bulunmaktır. Kur’ân'da pek çok Âyette bildirildiğine göre,
gaip bilgilerine yalnız Allâh Teâlâ sahiptir. Ancak peygamberlere,
görevleri icabı bazen gaip haberleri bildirilir. Bu bilgi de,
383 Ahkâm Hadisleri, 5/93-94.
384 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 17/70.
422
peygamberlerin her istediği zaman değil, gerektiği zaman verilir.
Nitekim Âyetlerde bu durum açıkça görülmektedir.
Konu ile ilgili bir kaç Âyet’in meâli şöyledir: “De ki: Ben size,
Allâh’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da
bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana
vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiçbir olur mu? Hiç
düşünmez misiniz?”385 “De ki: Ben, Allâh’ın dilediğinden başka
kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim.
Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim
ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim
için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim”.386
“(Habibim) De ki: Tehdit edilegeldiğiniz (azap), yakın mıdır,
yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar, ben bilmem.” “O
bütün görülmeyenleri bilir, Sırlarına kimseyi muttali kılmaz.”
“Ancak (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O,
bunun (vahy’in) önünden ve ardından gözcüler salar.” “Ki böylece
onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla
tepliğ ettiklerini bilsin. (Allâh) Onların nezdinde olup bitenleri
çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır. (kaydetmiştir)”387
“... Allâh sizi gayba muttali kılacak (gizli bilgileri bildirecek)
değildir. Fakat Allâh peygamberlerinden dilediğini seçip (gaybı
bildirir.)”388
“Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından
birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet
kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki
kez azab edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.”389
Dikkat edilirse Âyetlerde, Peygamberlerin dışındaki kişilere
gaip haberlerinin bildirilmediği açıkça dile getiriliyor! Bu konuda Rasûlüllâh (aleyhisselâm) ise şöyle buyurmaktadır:
“Bir kimse geçmiş ve gelecekteki gaip olan şeylerden haber
verdiğini söylerde, (diğer kişiler de) onun dediğini kabul ederse,
Muhammed (aleyhisselâm) üzerine ineni (Kur’ân-ı Kerim’i) inkâr
etmiş olur.”390
Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’ın başından geçen şu olay da, bu
konuda yeterli aydınlatmayı yapmaktadır.
“Bir gün Rasûlüllâh (aleyhisselâm) yolculuğa çıkmış ve yolda
devesi kaybolmuştu. Münafıklardan Zeyd bin Lasit “Muhammed,
peygamberim diyor ve göklerden haber verir. Hâlbuki devesenin
nerede olduğunu bilmez.” dedi. O vakit, Rasûlüllâh (aleyhisselâm)
da: “Bir şahıs benim hakkımda, şöyle şöyle diyor.” diyerek, onun
sözlerini ashabına anlattı ve “Ben vallâhi bir şey bilmem. Ancak
Cenâb-ı Allâh bana bildirdi ki, deve filân vadide yuları bir ağacın
dalına ilişip kalmış. Gidin getirin.” diye söyledi.”391
“Yine bir gün, Yahudi topluluklarından Nadiroğulları,
Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’a bir sûikast düzenlemişlerdi de,
Peygamberimiz (aleyhisselâm) bu durumu, Cebrail (Aleyhisselâm)
vasıtası ile öğrenebilmiştir.”392
Bu konunun en açık örneklerden bir tanesi ise, Âişe annemiz
(Radıyâllâhü anhe)’nin başından geçen bir olaydır. “Bir yolculuk
sırasında, Âişe annemizin kaybettiği kolyesini araması sırasında
uğradığı iftiranın sırrını, Rasûlüllâh (aleyhisselâm) günler ve
haftalar geçtiği halde çözememişti. Hatta ashabın ileri gelenlerinden
bile fikir almıştı da, sonunda Allâh Teâlâ vahiyle Âişe annemizi
akladı ve o zaman gerçek durumu anlayabilmişti.”393
Yine bu konuya ışık tutacak başka bir olay ise şöyledir:
“Ensarın Beni Zafer kabilesinden Te’ma isimli biri, başka bir
ensarın zırhını çalıyor ve onu bir yahudinin evine saklıyor. Zırhın
sahibi, durumu Rasûlullâh (aleyhisselâm)’e bildiriyor. Te’am’dan
şüphelendiğini söyler. Te’ma ve kabilesinden birçok kişi suçu
Yahudi'nin üstüne yıkmaya çalışıyor. Yahudi durumu peygamber
(aleyhisselâm)’e anlatır. Te’ma ve kabilesi “Biz Müslümanlara
inanmıyorsun da bir yahudiye mi inanacaksın?” derler. Rasûlullâh
(aleyhisselâm) neredeyse Te’am’a lehine hüküm verecekti ki, Allâh
Teâlâ o anda Nisa Sûresi’sinin 105. Âyetini vahyederek, Rasûlullâh
(aleyhisselâm)’i yanlış hüküm vermekten kurtardı.” Rasûlullâh
(aleyhisselâm) gaybı bilseydi böyle davranır mıydı?!
Yine Yakub (Aleyhisselâm)’un oğlu Yusuf (Aleyhisselâm)
kaybolduğunda başına gelecekleri bilse idi arkasından takip etmez
miydi? Başına gelecekleri bilse idi onu kardeşleriyle salar mıydı?394
Bütün bu durumlar gösteriyor ki; Rasûlüllâh (aleyhisselâm) ve
diğer peygamberler bile istediği zaman gaipten haber alamamaktadır.
Rasûlüllâh (aleyhisselâm) zamanında ceryan eden “Raci”
vakası ve “Bi'ri Maune” faciaları da bu konuya önemli bir açıklama
olmaktadır.
“Şöyle ki, hicretin 4. yılının Safer ayında Adl ve Karre
kabilelerinden birkaç adam, Peygamberimiz (aleyhisselâm)’e gelerek,
kavimlerine dini bilgi ve Kur’ân-ı Kerîm öğretmek için muallim
istediler. Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’de bu tekliflerine sevindi ve onlara
altı tane sahabe gönderdi. Fakat bunlar yolda pusu kurarak altı
sahabeye saldırdılar. Bu sahabelerin dördünü orada şehid ettiler. İkisi
ise Mekke’ye götürülerek orada şehid edildi.”
Yine Hicretin dördüncü yılı Safer ayında “Kılab” kabilesinden
Ebu Bera, Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’den kabilesi için muallim
istemişti. Rasûlüllâh (aleyhisselâm) bunlara da 70 sahabe gönderdi. Ne
hazin ki, bu kabilenin azılı kişileri, kendilerini irşad için gelen 70
sahabeyi şehid ettiler.395Bütün bu durumlar gösteriyor ki; Rasûlüllâh (aleyhisselâm) ve
diğer peygamberler bile istediği zaman gaipten haber alamamaktadır.
Rasûlüllâh (aleyhisselâm) zamanında ceryan eden “Raci”
vakası ve “Bi'ri Maune” faciaları da bu konuya önemli bir açıklama
olmaktadır.
“Şöyle ki, hicretin 4. yılının Safer ayında Adl ve Karre
kabilelerinden birkaç adam, Peygamberimiz (aleyhisselâm)’e gelerek,
kavimlerine dini bilgi ve Kur’ân-ı Kerîm öğretmek için muallim
istediler. Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’de bu tekliflerine sevindi ve onlara
altı tane sahabe gönderdi. Fakat bunlar yolda pusu kurarak altı
sahabeye saldırdılar. Bu sahabelerin dördünü orada şehid ettiler. İkisi
ise Mekke’ye götürülerek orada şehid edildi.”
Yine Hicretin dördüncü yılı Safer ayında “Kılab” kabilesinden
Ebu Bera, Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’den kabilesi için muallim
istemişti. Rasûlüllâh (aleyhisselâm) bunlara da 70 sahabe gönderdi. Ne
hazin ki, bu kabilenin azılı kişileri, kendilerini irşad için gelen 70
sahabeyi şehid ettiler.395“Kim Rasûlullâh, ertesi gün ne olacağını bilirdi diye iddia ederse,
Allâh’ı yalan söylemekle itham etmiş olur. Çünkü Allâh Teâlâ şöyle
buyuruyor: “Ey Rasûlüm! De ki göklerde ve yerde gaybı Allâh’ın
dışında bilen bir varlık yoktur.” Bu rivâyet Buhari, Müslim, Nesei ve
Ahmed b. Hanbel’de mevcuttur.396
Yine Peygamber efendimiz “Mescid-i Dırar’ın bir fesad
yuvası yapılacağını bilse idi, münafıkların davetini kabul edip
oraya gitmek ister mi idi? (Tevbe suresi 107-110’a bakınız.)
2- Allâh Teâlâ dışındaki varlıklardan yardım istemenin
yanlışlığı:
Birçok Âyet-i Kerîme ve Hadis'lerde bildirildiği üzere, dua
yalnız Allâh Teâlâ'ya yapılır ve yardım yalnız O'dan istenir. Buna
rağmen Müslümanım diyen pek çok kişi, sıkıntı ve hastalıklardan
kurtulmak için, büyük bildiği yatırlardan ya da yaşayanlardan yardım
istemekte ve “Yetiş ya falan, himmet et ya filan...” gibi sözlerle
yalvararak, isteğinin gerçekleşmesini beklemektedirler. Bazı aleviler
de: ”Yetiş Ya Ali! Ya Sultanım! Başka kimim var söyleyeyim…” demektedirler. İnanç bakımından iki cümle arasında ne fark
var!?
Bazı kişiler ise, yatırları ziyaret ederken, kabirlerin yanından
şifa niyetiyle toprak, taş veya su alarak ya da mum yakarak, kabirlerin
etrafında dönerek veya bazı ağaçlara bez bağlayarak, kabir taşına elyüz sürerek, belirli yerlere dilek için yazı yazarak, taş çakarak, saç
bağlayarak, sıkıntı-larının gideceğine ve hastalıklarının iyi olacağına
inanmaktadırlar. Bu gibi davranışların tümü, batıl dinlerden,
Müslüman toplumlara sokulmuş yanlış hareketlerdir.397
Şimdi, “Sıkıntıların giderilmesi ve dertlerin şifaya kavuşması
için” yalnız Allâh Teâlâ’ya dua edileceği ile ilgili, Kur’ân-ı Kerîm'de
bulunan delillerin bir kısmını sunuyorum:
“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve (sıkıntı ve
dertlerimizde) yalnız senden yardım ve medet umarız.” “Gerçekten
biz bundan önce de O’na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir,
çok merhametlidir.” “De ki: -Ben sadece Rabbime yalvarırım ve O'na
kimseyi ortak koşmam.” “Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı
da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.” “Ve eğer Allah, sana bir zarar
dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer
sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek
kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok
yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.” ”O halde siz, dini Allah için halis
kılarak hep O'na yalvarın. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.” ”Allah'ı
bırakıp da, kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek şeylere
yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü yalvardıkları şeyler
yalvarışlarından habersizdirler. 398
“El açıp yalvarmaya lâyık olan ancak O’dur. O’nun dışında el
açıp dua ettikleri (putlar, peygamberler, melekler veya şeyhler) onların
isteklerini hiçbir şeyle karşılayamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin
diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu ağzınagötürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası
kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.“
399
“Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allâh’tandır. Sonra size bir
zarar dokunduğunda (sıkıntı ve hastalık geldiğinde de) “yalnız” O’na
sığınırsınız.“
400
O halde “…Din’i (kulluk yapma kurallarını) yalnız Allâh’a has
kılarak O’na dua edip yalvarın…”401
“De ki: Allâh’ı bırakıp da ileri sürdüklerinize (peygamberlere,
meleklere veya şeyhlere) yalvarın. Ne var ki onlar sizin sıkıntınızı
ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilir. Onların yalvardıkları bu
varlıklar (melekler, peygamberler ve büyük bilinen diğer zatlar),
Rablerine hangisi ile daha yakın olunacak diye vesile ararlar. O’nun
rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbi’nin azabı
sakınılacak bir azaptır.”402
Onun için “Mescidler şüphesiz Allâh'ındır. O halde, Allâh ile
birlikte kimseye (putlara, peygamberlere, meleklere veya şeyhlere)
yalvarmayın!” “(Rasûlüm!) De ki: Ben ancak Rabbim'e yalvarırım ve
(dua etmede ve diğer kulluk görevlerimde) O’na kimseyi ortak
koşmam.” “De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme, ne fayda
sağlama (yardım etme) gücüne sahibim.” “De ki: Gerçekten (bana bir
kötülük dilerse) Allâh’a karşı beni kimse koruyamaz. O’ndan başka
sığınacak kimse de bulumam.” “Ancak (benim yaptığım) Allâh
katından olanı ve O’nun gönderdiklerini tepliğdir. Kim Allâh ve
Rasülüne karşı gelirse, (ilâhi hükümleri önemsemez ve yardımı
başkalarından isterse) bilsin ki, onun için ‘bedenen ve ruhen değişime
uğramadan diri olarak’ cezaları süresince kalacakları cehennem ateşi
vardır.”
403“O (insanoğlu) Allâh’ı bırakıp, kendine ne faydası ne de
zararı dokunacak olan varlıklara (putlara, peygamberlere, meleklere
veya şeyhlere) yalvarır. Bu büsbütün haktan uzaklaşmanın ta
kendisidir.” “…Allah dışında dua ettikleriniz batıldır.” “Ey insanlar!
(Size) bir misal de verildi; şimdi onu dinleyin: Allâh’ı bırakıp da
yalvardıklarınız, (putlar, peygamberler, melekler veya şeyhler) bunun
için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek
onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de
aciz, kendinden istenen de!”404
“Eğer Allâh seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka
giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak
yoktur.) Şüphesiz O her şeye kadirdir.” “O, kullarının üstünde her
türlü tasarrufa sahiptir, O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden
haberdardır.”405
“Rabbimiz şöyle buyurdu: Bana dua edin, icabet edeyim.
Çünkü bana ibadeti (kulluğu ve dua etmeyi) bırakıp büyüklük
taslayanlar, aşağılanarak Cehennem'e gireceklerdir.” “O daima
diridir; O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur. O halde dinde ihlâslı
olarak, (başka varlıklara kulluk yapma ve istekte bulunmaktan
imanınızı arındırarak) O’na dua edin. Her türlü övgü, âlemlerin
Rabbı Allâh’a aittir.” “İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa yalnız
Allâh’ındır. (O halde) Allâhtan başka ortaklara dua edenler neyin
ardına düşüyorlar! Doğrusu onlar, zandan başka bir şeyin ardına
düşmüyorlar ve onlar (yaratıklara da dua edilir derken) sadece yalansöylüyorlar.” “(O halde) Allâh’ı bırakıp da sana fayda veya zarar
vermeyecek şeylere dua etme. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen
mutlaka zâlimlerden olursun.” “(Rasûlüm) de ki: (kulluk ve)
yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? ( buna
rağmen yaratıklara da dua edilir demek suretiyle, Kur’ân’ın
hükümlerini) kesinkez yalan saydınız; onun için azap yakanızı
bırakmayacaktır!” (O halde) “Haydi kâfirlerin hoşuna gitmese de,
Allah için dindar ve ihlâslı olarak (yalnız) Allah’a dua edin!”
406
İsra, 56-57’de ise: “De ki: “Onun dışında zan yaptıklarınızı
(putları, peygamberleri, melekleri veya şeyhleri) çağırın. Onlar,
başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”
“Onların yalvardıkları bu varlıklar, “hangimiz daha yakın olacağız”
diye Rablerine vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar, azabından
korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkunçtur.” buyrulur!
Musa aleyhisselâm ise, Fir’avun'un işkence tehdidine karşı,
kavmine şöyle dedi: “Allâh’tan yardım isteyin ve sabredin…”407
Bu konudaki Kelâmullâhı şu Âyet-i Kerimeler ile bitiriyorum:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin fısıldadıklarını biliriz ve
biz ona şah damarından daha yakınız.”408
Kendine en yakın olan ve yardım etmede tek güç ve bilgi sahibi
olan varlığı bırakıp da âcizlerden yardım bekleyenlere bu ilâhî ikazlar
yeter sanırım!
Ayrıca bu kişiler şah damarlarından daha yakın olan Allah
Teâlâ ile kendileri arasına mürşidlerini nasıl sığdırabiliyorlar acaba?!
Ayrıca Kur’ânda, Fâtiha sûresinden sonra gelen Bakara
sûresinin 2. Âyetinde: “Bu Kitap; onda asla şüphe yoktur. O,
müttekîler (takvaya erip günahlardan arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” buyurulması da, kullukta ve yardım istemede önemli bir
uyarıdır!
Yine A'raf Sûresi, 2 ve Şurâ Sûresi, 6'da uyulması gereken
otoritenin ve ilkelerin, yalnız Allah Teâlâ ve O'nun Kitabı olduğu şöyle
bildirilmektedir: “Rabbinizden size gelene (Kur'ân'a) uyun. O'nu
(Allâh'ı) bırakıpta başka velilerin (otorite ve âmirlerin) peşinden
gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” “Allah'tan başka veliler
(yol göstericiler) edinenleri Allah daima gözetlemektedir! Sen onlara
vekil değilsin.”
Bu Âyetler, Hak Dini Kur'an Dili ve Tefhim'ül- Kur'an'da şöyle
tefsir edilmiştir: “Veli”; Allah'tan başka uyulan herkestir. Kur'ân'a, yani
Rabbimizden gelen hükümlere aykırı olan bütün hüküm ve tavsiyelere;
âmiriniz, mürşidiniz, anne ve babanız da olsa uymayınız.” (Hak Dini Kur'an
Dili, 4/11 ve Tefhim'ül- Kur'an, 2/12 ve 5/215'e bakınız.)
Konu ile ilgili birkaç Hadis meâli de şöyledir:
Vefatından önceki son gün, pazartesi. Peygamber Efendimizin
mübârek dillerinden şu cümleler dökülüyordu:
"Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey
insanlar! Siz bana karşı hiçbir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben,
ancak Allah'ın Kitabı Kur'ân'ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını
da haram kıldım!" "Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye! Allah
katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz.
Çünkü ben, sizi Allah'ın gazabından kurtaramam!”
409
“Sizden hepiniz ihtiyaçlarının tamamını Allâh’tan istesin.
Hatta kopan ayakkabısının bağına varıncaya kadar.”410
“Allâh Teâlâ’nın fazlından isteyin. Zira Allâh Teâlâ
kendisinden istenmesini sever. İbadetin en faziletlisi, (dua edip
darlıktan ve sıkıntılardan) kurtuluşu beklemektir. “Allâh Teâlâ
kendinden istemeyene gazab eder.”411
“Hamd Allâh’adır. Yalnız Ondan yardım isteriz ve Ondan
mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden de ona sığınırız.”412
“Mallarınızı zekât vererek koruyunuz. Hastalarınızı sadaka
vererek tedavi ediniz. Bir musibete uğradığınız da ise, dua ve
tazarru ile Allâh’tan yardım isteyiniz.”413
“Benden yardım isteğinde bulunulmaz. Ancak Allâh’tan
istenir.”414
“Ben ne kendim ne de arkadaşlarım için Allâh’tan gelecek bir
şeyi savacak kudrete sahip değilim!”415
Nitekim şu örnek bu konuda ibret verici: “Es‘ad b. Zürâre,
Peygamberimizin Medine’ye hicretinden kısa bir süre sonra difteri (zebha,zibha) veya kızıl (şevke) hastalığına yakalandı. Bir rivayete göre bizzat
Peygamberimiz iki defa boğazını dağladı. Es‘ad’ın hastalığı sırasında
yahudilerin, “Eğer Muhammed peygamberse arkadaşını iyileştirir”
demeleri üzerine Resûl-i Ekrem ona doğrudan fayda veya zarar
veremeyeceğini söyleyerek (Müsned, IV, 138) kendisinde insan üstü bir güç
bulunmadığını belirtmiş oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Es‘ad b.
Zürâre, hicretin birinci yılı şevval ayında (Nisan 623) Mescid-i Nebevî inşa
halinde iken vefat etti. Ölümü sırasında yanında bulunan Peygamberimiz
‘cenazesini yıkayıp kefenledi’, namazını kıldırdı ve cenazesinin önünde kabre
kadar yürüdü.” (TDV İslam Ansiklopedisi, ES‘AD b. ZÜRÂRE maddesi.)
Ayrıca “ Dua bir ibadettir.” “Dua ibadetin ta kendisdir.”416
İbadetler ise yalnız Allah Teâlâ’ya yapılır. Aksi bir inanç şirktir.
Şu Hadis-i Şerif de çok dikkat çekicidir: “Nu’man bin Beşir
(Radıyâllâhü anh) anlatıyor: Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): ”Dua
ibadetin kendisidir, özüdür.” buyurdular ve sonra şu Âyet-i Kerime'yi
okudular: “Rabbinfiz: "Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana
ibadeti (kulluk ve dua yapmayı) kibirlerine yediremeyenler,
alçaltılmış olarak Cehennem'e gireceklerdir."417 buyurdu.”418
Bütün bu delillerin yanında, kıldığımız namazların her
rek’atında: “Ancak sana kulluk yaparız ve ancak senden yardm
isteriz.” ve her gece vitir namazında: “Ey Allâhım! Muhakkak ki biz
yalnız senden yardım isteriz, senden mağfiret dileriz, senden
Hidâyet (her konuda doğruları göstermeni) isteriz. Seni doğrular, sana
tevbe eder, sana güveniriz. Ve seni bütün hayır ile över, zikirde
bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz,
sana isyan etmeyi devam ettirenlerden uzak durur ve onlarla olan zibha) veya kızıl (şevke) hastalığına yakalandı. Bir rivayete göre bizzat
Peygamberimiz iki defa boğazını dağladı. Es‘ad’ın hastalığı sırasında
yahudilerin, “Eğer Muhammed peygamberse arkadaşını iyileştirir”
demeleri üzerine Resûl-i Ekrem ona doğrudan fayda veya zarar
veremeyeceğini söyleyerek (Müsned, IV, 138) kendisinde insan üstü bir güç
bulunmadığını belirtmiş oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Es‘ad b.
Zürâre, hicretin birinci yılı şevval ayında (Nisan 623) Mescid-i Nebevî inşa
halinde iken vefat etti. Ölümü sırasında yanında bulunan Peygamberimiz
‘cenazesini yıkayıp kefenledi’, namazını kıldırdı ve cenazesinin önünde kabre
kadar yürüdü.” (TDV İslam Ansiklopedisi, ES‘AD b. ZÜRÂRE maddesi.)
Ayrıca “ Dua bir ibadettir.” “Dua ibadetin ta kendisdir.”416
İbadetler ise yalnız Allah Teâlâ’ya yapılır. Aksi bir inanç şirktir.
Şu Hadis-i Şerif de çok dikkat çekicidir: “Nu’man bin Beşir
(Radıyâllâhü anh) anlatıyor: Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): ”Dua
ibadetin kendisidir, özüdür.” buyurdular ve sonra şu Âyet-i Kerime'yi
okudular: “Rabbinfiz: "Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana
ibadeti (kulluk ve dua yapmayı) kibirlerine yediremeyenler,
alçaltılmış olarak Cehennem'e gireceklerdir."417 buyurdu.”418
Bütün bu delillerin yanında, kıldığımız namazların her
rek’atında: “Ancak sana kulluk yaparız ve ancak senden yardm
isteriz.” ve her gece vitir namazında: “Ey Allâhım! Muhakkak ki biz
yalnız senden yardım isteriz, senden mağfiret dileriz, senden
Hidâyet (her konuda doğruları göstermeni) isteriz. Seni doğrular, sana
tevbe eder, sana güveniriz. Ve seni bütün hayır ile över, zikirde
bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz,
sana isyan etmeyi devam ettirenlerden uzak durur ve onlarla olan zibha) veya kızıl (şevke) hastalığına yakalandı. Bir rivayete göre bizzat
Peygamberimiz iki defa boğazını dağladı. Es‘ad’ın hastalığı sırasında
yahudilerin, “Eğer Muhammed peygamberse arkadaşını iyileştirir”
demeleri üzerine Resûl-i Ekrem ona doğrudan fayda veya zarar
veremeyeceğini söyleyerek (Müsned, IV, 138) kendisinde insan üstü bir güç
bulunmadığını belirtmiş oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Es‘ad b.
Zürâre, hicretin birinci yılı şevval ayında (Nisan 623) Mescid-i Nebevî inşa
halinde iken vefat etti. Ölümü sırasında yanında bulunan Peygamberimiz
‘cenazesini yıkayıp kefenledi’, namazını kıldırdı ve cenazesinin önünde kabre
kadar yürüdü.” (TDV İslam Ansiklopedisi, ES‘AD b. ZÜRÂRE maddesi.)
Ayrıca “ Dua bir ibadettir.” “Dua ibadetin ta kendisdir.”416
İbadetler ise yalnız Allah Teâlâ’ya yapılır. Aksi bir inanç şirktir.
Şu Hadis-i Şerif de çok dikkat çekicidir: “Nu’man bin Beşir
(Radıyâllâhü anh) anlatıyor: Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): ”Dua
ibadetin kendisidir, özüdür.” buyurdular ve sonra şu Âyet-i Kerime'yi
okudular: “Rabbinfiz: "Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana
ibadeti (kulluk ve dua yapmayı) kibirlerine yediremeyenler,
alçaltılmış olarak Cehennem'e gireceklerdir."417 buyurdu.”418
Bütün bu delillerin yanında, kıldığımız namazların her
rek’atında: “Ancak sana kulluk yaparız ve ancak senden yardm
isteriz.” ve her gece vitir namazında: “Ey Allâhım! Muhakkak ki biz
yalnız senden yardım isteriz, senden mağfiret dileriz, senden
Hidâyet (her konuda doğruları göstermeni) isteriz. Seni doğrular, sana
tevbe eder, sana güveniriz. Ve seni bütün hayır ile över, zikirde
bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz,
sana isyan etmeyi devam ettirenlerden uzak durur ve onlarla olan zibha) veya kızıl (şevke) hastalığına yakalandı. Bir rivayete göre bizzat
Peygamberimiz iki defa boğazını dağladı. Es‘ad’ın hastalığı sırasında
yahudilerin, “Eğer Muhammed peygamberse arkadaşını iyileştirir”
demeleri üzerine Resûl-i Ekrem ona doğrudan fayda veya zarar
veremeyeceğini söyleyerek (Müsned, IV, 138) kendisinde insan üstü bir güç
bulunmadığını belirtmiş oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Es‘ad b.
Zürâre, hicretin birinci yılı şevval ayında (Nisan 623) Mescid-i Nebevî inşa
halinde iken vefat etti. Ölümü sırasında yanında bulunan Peygamberimiz
‘cenazesini yıkayıp kefenledi’, namazını kıldırdı ve cenazesinin önünde kabre
kadar yürüdü.” (TDV İslam Ansiklopedisi, ES‘AD b. ZÜRÂRE maddesi.)
Ayrıca “ Dua bir ibadettir.” “Dua ibadetin ta kendisdir.”416
İbadetler ise yalnız Allah Teâlâ’ya yapılır. Aksi bir inanç şirktir.
Şu Hadis-i Şerif de çok dikkat çekicidir: “Nu’man bin Beşir
(Radıyâllâhü anh) anlatıyor: Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): ”Dua
ibadetin kendisidir, özüdür.” buyurdular ve sonra şu Âyet-i Kerime'yi
okudular: “Rabbinfiz: "Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana
ibadeti (kulluk ve dua yapmayı) kibirlerine yediremeyenler,
alçaltılmış olarak Cehennem'e gireceklerdir."417 buyurdu.”418
Bütün bu delillerin yanında, kıldığımız namazların her
rek’atında: “Ancak sana kulluk yaparız ve ancak senden yardm
isteriz.” ve her gece vitir namazında: “Ey Allâhım! Muhakkak ki biz
yalnız senden yardım isteriz, senden mağfiret dileriz, senden
Hidâyet (her konuda doğruları göstermeni) isteriz. Seni doğrular, sana
tevbe eder, sana güveniriz. Ve seni bütün hayır ile över, zikirde
bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz,
sana isyan etmeyi devam ettirenlerden uzak durur ve onlarla olan zibha) veya kızıl (şevke) hastalığına yakalandı. Bir rivayete göre bizzat
Peygamberimiz iki defa boğazını dağladı. Es‘ad’ın hastalığı sırasında
yahudilerin, “Eğer Muhammed peygamberse arkadaşını iyileştirir”
demeleri üzerine Resûl-i Ekrem ona doğrudan fayda veya zarar
veremeyeceğini söyleyerek (Müsned, IV, 138) kendisinde insan üstü bir güç
bulunmadığını belirtmiş oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Es‘ad b.
Zürâre, hicretin birinci yılı şevval ayında (Nisan 623) Mescid-i Nebevî inşa
halinde iken vefat etti. Ölümü sırasında yanında bulunan Peygamberimiz
‘cenazesini yıkayıp kefenledi’, namazını kıldırdı ve cenazesinin önünde kabre
kadar yürüdü.” (TDV İslam Ansiklopedisi, ES‘AD b. ZÜRÂRE maddesi.)
Ayrıca “ Dua bir ibadettir.” “Dua ibadetin ta kendisdir.”416
İbadetler ise yalnız Allah Teâlâ’ya yapılır. Aksi bir inanç şirktir.
Şu Hadis-i Şerif de çok dikkat çekicidir: “Nu’man bin Beşir
(Radıyâllâhü anh) anlatıyor: Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): ”Dua
ibadetin kendisidir, özüdür.” buyurdular ve sonra şu Âyet-i Kerime'yi
okudular: “Rabbinfiz: "Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana
ibadeti (kulluk ve dua yapmayı) kibirlerine yediremeyenler,
alçaltılmış olarak Cehennem'e gireceklerdir."417 buyurdu.”418
Bütün bu delillerin yanında, kıldığımız namazların her
rek’atında: “Ancak sana kulluk yaparız ve ancak senden yardm
isteriz.” ve her gece vitir namazında: “Ey Allâhım! Muhakkak ki biz
yalnız senden yardım isteriz, senden mağfiret dileriz, senden
Hidâyet (her konuda doğruları göstermeni) isteriz. Seni doğrular, sana
tevbe eder, sana güveniriz. Ve seni bütün hayır ile över, zikirde
bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz,
sana isyan etmeyi devam ettirenlerden uzak durur ve onlarla olan
zibha) veya kızıl (şevke) hastalığına yakalandı. Bir rivayete göre bizzat
Peygamberimiz iki defa boğazını dağladı. Es‘ad’ın hastalığı sırasında
yahudilerin, “Eğer Muhammed peygamberse arkadaşını iyileştirir”
demeleri üzerine Resûl-i Ekrem ona doğrudan fayda veya zarar
veremeyeceğini söyleyerek (Müsned, IV, 138) kendisinde insan üstü bir güç
bulunmadığını belirtmiş oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Es‘ad b.
Zürâre, hicretin birinci yılı şevval ayında (Nisan 623) Mescid-i Nebevî inşa
halinde iken vefat etti. Ölümü sırasında yanında bulunan Peygamberimiz
‘cenazesini yıkayıp kefenledi’, namazını kıldırdı ve cenazesinin önünde kabre
kadar yürüdü.” (TDV İslam Ansiklopedisi, ES‘AD b. ZÜRÂRE maddesi.)
Ayrıca “ Dua bir ibadettir.” “Dua ibadetin ta kendisdir.”416
İbadetler ise yalnız Allah Teâlâ’ya yapılır. Aksi bir inanç şirktir.
Şu Hadis-i Şerif de çok dikkat çekicidir: “Nu’man bin Beşir
(Radıyâllâhü anh) anlatıyor: Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): ”Dua
ibadetin kendisidir, özüdür.” buyurdular ve sonra şu Âyet-i Kerime'yi
okudular: “Rabbinfiz: "Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana
ibadeti (kulluk ve dua yapmayı) kibirlerine yediremeyenler,
alçaltılmış olarak Cehennem'e gireceklerdir."417 buyurdu.”418
Bütün bu delillerin yanında, kıldığımız namazların her
rek’atında: “Ancak sana kulluk yaparız ve ancak senden yardm
isteriz.” ve her gece vitir namazında: “Ey Allâhım! Muhakkak ki biz
yalnız senden yardım isteriz, senden mağfiret dileriz, senden
Hidâyet (her konuda doğruları göstermeni) isteriz. Seni doğrular, sana
tevbe eder, sana güveniriz. Ve seni bütün hayır ile över, zikirde
bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz,
sana isyan etmeyi devam ettirenlerden uzak durur ve onlarla olan irtibatımızı keseriz." diye Allâh Teâlâ’ya yalvardığımız halde, bazı kişiler
acaba bu duaları namazda adet yerini bulsun diye mi söylemektedirler!
Mekke müşrikleri bile, darlık ve sıkıntı anlarında Allâh Teâlâ’dan
yardım isterlerdi.419 Allâh Teâlâ'nın koruması altında bulunan Kur’ân’ı
Kerîm’de ki onlarca delile rağmen, Müslümanım diyen bazı kişiler bu
konuda maal’esef Mekke müşrikleri kadar bile idraka sahip
olamamışlar. Hatta söyledikeri bazı na’tlarda daha da ileri giderek:
“Senden başka yalvaracak kimim var Ya Rasûlüllâh!” veya “Dua edip
yalvarmaya, doyamadım Muhammed'e!” diyerek, Peygamber
efendimizi, günahları bağışlamada ve yardım istemede Allâh Teâlâ
yerine koymuşlardır. Maa’lesef bu müşrikçe sözler, en çok desteği
İslâmcı geçinen birçok radyo ve televizyon sunucularından
görmektedir!
Konu ile ilgili olarak DİB.’in Din İşleri Yüksek Kurulu’na,
09.03.2006 tarihinde: “Na’tlarda ve Rasûlullâh efendimizin övüldüğü
diğer sözlerde ve Süleyman Çelebi’nin “Necat’ül Mü’minin” isimli
kitabının “Merhaba” bölümünde: “Yâ Habibellâh! Bize imdat kıl! Son
nefes didarın ile şad kıl!” beytinde geçen Peygamberimizden ve diğer
büyüklerden yardım isteme yakarışları” ile ilgili sözler için bir fetva
sordum. Cevap olarak, aşağıdaki yazıyı gönderdiler:
“İstimdad, sıkıntılardan kurtulmak için Peygamberlerin veya
veli olduğuna inanılan zatların ruhaniyetlerinden yardım istemek
anlamına gelir. “Meded ya Rasûlullâh!” ve benzeri ifadelerle
Peygamber efendimizin ruhaniyetinden yardım istemek, yanlış
anlama ve istismarlara yol açabileceğinden bu tür ifadelerin
kullanılmaması uygundur. Çünkü kişinin istediğini doğrudan
Allâh’tan istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece Allâh’a
sığınması, İslam'ın itikat ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek
yegâne davranıştır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de, “(Allâh’ım!) Yalnız sanaibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz”420 buyrulmaktadır. Bu
Âyet gereği, yardım sadece Allâh’tan dilenir.” 421
DİB’in konu ile ilgili başka bir yazısında ise şöyle
denilmektedir:
“Mezar veya türbede yatanlardan medet ummak, onlardan
birtakım şeyler istemek, İslam'ın ruhuna aykırıdır. Bu yanlış
uygulamalar, İslâm dışı batıl inançlardan ve Câhili adetlerden
kaynaklanmaktadır. dini bilgilerden yoksun kişilerce sergilenen bu tür
kabir ziyaretlerinin İslam'da yeri yoktur. Kaldı ki, Hadis-i Şerif'te
bildirildiği üzere: “Dua, ibadetin özüdür.” O da sadece Allâh Teâlâ’ya
yapılır. Dünya ve ahiretle ilgili dilekler de, sadece Allâh Teâlâ’nın
sonsuz hazinesinden istenilir.”422
Maal’esef mevlidhanların okudukları pek çok ilâhi ve
kasidelerde de, Allâh Teâlâ’nın dışındaki varlıklardan yardım isteme
ve günahlarının bağışlanmasını dileme veya benzeri durumlarla ilgili
sözler yer almaktadır. Örneğin: “İnâyet eyle Ya Rasûlüllâh! Medet
eyle Ya Rasûlüllâh! Rahmet eyle bana. Ben günahkârım, sendedir
cürmüme berat! Müznibine mültecasın. Tut elimden cürmümle
geldim. Babu affından isterim!” “İnsü-Cinnin sahibi, nasıl yüzüne
bakarım canım Ahmed!” “Ya Muhammed! Senden ayrılmayız,
sendedir medet.” “ Issız gecelerde çare sensin Ya Rasülâllâh!” “Çağır
bizi ya Muhammed Ravzane...” “Ferman çıkar bizim için...” gibi
sözler bunlardan birkaç tanesidir. Bu konudaki üzücü olan bir başka
durum ise, İslâmcı geçinen pek çok televizyon ve radyonun,
aktardığım sözlere ve benzerlerine, “Mal bulmuş Mağribi gibi
sarılmaları” ve aşk ile yayınlamalarıdır.
Bu konda yapılan başka bir yanlış ise, bazı kişilerin herhangi bir
konuda dua yaparken: “… şunu şunu ver Ya Rabbi Ya Rasûlüllâh!”
demeleridir.
Yukarıdaki sunduğum Âyet-i Kerîme ve Sünnetteki delillere
rağmen bir kısım kişiler, “uydurma” bazı rivâyetleri göz önünde
bulundurarak, sıkıntı ve dertlerden kurtulmak için, Allâh Teâlâ’nın
dışındaki varlıklardan yardım istenebileceğini savunmaktadırlar.
Hâlbuki bilindiği gibi, İslâm'a ait bir konuda hüküm çıkarmak için,
öncelikle “Kur’ân-ı Kerim’e” müracaat edilir. Zira Kur’ân-ı Kerîm, en
üst seviyede bir tevatürle zamanımıza kadar gelmiş ve
vahyolunmasından itibaren kıyamete kadar Allâh Teâlâ tarafından
korunacağı, birçok Âyette haber verilmektedir. Bu yüzden hükümler
için öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e bakılır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in asıl
gönderiliş gâyesi; okuyup, anlamı üzerinde düşünülmesi ve
hükümlerinin, yirmidört saat içinde yapılan bütün davranışlarımızda
ölçü olarak alınması içindir. Yoksa bazı gafillerin yaptığı gibi, Kur’ân-ı
Kerîm hergün yalnız lafzını okuyarak hatmedip duvara asmak için
gönderilmiş bir “Kitap” değildir! Bu acıklı durumu şu Hadis-i Şerif
çok güzel dile getiriyor:
“Ziyad İbn-i Lebid (Radıyâllâhü anh) anlatıyor: “Rasûlüllâh
(aleyhissalâtü vesslam) bir şey anlatarak: “İşte bu şey ilmin gitme
anlarında olur.” buyurdu. Ben: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Kur’ân’ı
okur olduğumuz, çocuklarımıza da okuttuğumuz, çocuklarımız da
kendi çocuklarına okutur olacakları halde ilim nasıl gider?” dedim.
Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): “Anasız kalasıca Ziyad! Ben
seni, Medine'nin en fakihlerinden biri bilirdim. Şu, (gözümüzün
önündeki) Yahudi ve Hristiyanlar kitapları olan Tevrat ve İncil’i okudukları halde, onların içinde bulunan (hüküm)lerle amel
ediyorlar mı?” buyurdular.”423
Hüküm çıkarmada ve diğer konularda, ilk olarak Kur’ân-ı
Kerîm’in içeriğinin delil olarak alıması gerektiğini bildiren bazı Âyet-i
Kerimeleri, önemine binaen burada sunuyorum:
Önce Kur’ân-ı Kerîm’in lafzı ve manası üzerinde yapılması
gereken “tedebbür” (düşünme, tefekkür) ilgili Âyet ve Hadis
meâllerini aktarıyorum:
“Hâlâ Kur’ân üzerinde düşünmeyecekler mi? Eğer O,
Allâh’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık
bulurlardı.”424
“(Rasûlüm) Sana bu mübarek Kitab’ı, Âyetlerini düşünsünler
(hatırlasınlar) ve aklı olanlar öğüt alsın diye indirdik.”425
“Ali (Radıyâllâhü anh) demiştir ki: Tefekkür edilmeden
(manalar üzerinde düşünülmeden) yapılan kıraatte, hayır yoktur.
Fıkıh olmayan (Heva-i nefse göre ortaya konulan Allâh’a yaklaşma
yollarında ve) ibadette hayır yoktur. Fakihlerin fakihi (şu kişidir ki);
halkı Allâh’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyen ve Allâh’ın
mekrinden (dünya ve ahirette vereceği cezalarından) emniyet
garantisi telkin etmeyen ve insanları Kur’ândan başka şeye rağbete
sevketmeyen kimsedir.”426
Şimdi de hüküm çıkarmada birinci sırada, Kur’ân-ı Kerîm’e
müracaat edilmesi gerektiğni bildiren bazı Âyet ve Hadis meâllerini“Şüphesiz ki bu Kur’ân, en doğru yola iletir. İyi davranışlarda
bulunan Mü’minlere de, kendileri için büyük bir mükâfat
olduğunu müjdeler.”427
“O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit
göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz.
Ayrıca bu Kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidâyet ve
rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”428
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve
düşünüp anlasınlar diye, sana da Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik.”429
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allâh, müjdeleyici ve
uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla
beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine
kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra aralarında
kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine
Allâh, îman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği, izniyle
gösterdi. Allâh dilediğini doğru yola iletir.”430
“Elif. Lam. Ra. (Bu Kur’ân), Rabler’inin izniyle insanları
karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip, övgüye lâyık olan
Allâh’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”431
“Biz bu Kitab’ı sana, “yalnız” hakkında ihtilafa
düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve îman eden bir topluma da Hidâyet (doğruyu gösteren bir rehber) ve rahmet olsun diye
indirdik.”432 “Her kim Rahman olan Allâh’ın Zikrinden
(Kur’an’dan) yüz çevirip görmemezlikten gelirse, biz ona bir şeytan
musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.”433
“Eğer doğru yolda gitselerdi, bu hususta kendilerini
denememiz için onlara bol su verirdik.” “Kim Rabbinin zikrinden
yüz çevirirse, onu gitgide artan bir azaba uğratır.”434
“Sen hemen, sana vahyedilen Kur’ân’a sarıl. Şüphesiz ki sen
dosdoğru bir yol üzeresin.” “Doğrusu O Kur’an, senin için de kavmin
için de bir öğüttür ve siz ondan sorulacaksınız”
435 “Sen ancak Zikre
(Kur’ân’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan saygı ile korkan kimseyi
uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla
müjdele.”436
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek,
Allâh’a mahsustur. İşte, bu Allâh, benim Rabbimdir. O’na dayandım
ve O’na yönelirim.”437Şimdi de konu ile ilgili Hadisleri sunuyorum:
“Talha İbn-i Musarrıf anlatıyor: İbn-i Ebi Evfa (Radıyâllâhü
anh)’ya: “Rasûlüllâh vasiyette bulundu mu?” diye sordum. “Hayır”
dedi. Ben tekrar: “Öyle ise, kendi vasiyette bulunmaksızın halka
nasıl vasiyeti farz kıldı?” dedim. “Kitâbullâh’ı vasiyet etti!” diye
cevap verdi.”438
Diğer bir rivâyette ise: “Size, uyduğunuz takdirde sapıklığa
düşmeyeceğiniz bir şey bırakıyorum: Kitâbullâh.” buyurdular.439
“Yönetime, başı kuru üzümü andıran Habeşli bir köle bile
geçse, aranızda Allâh’ın Kitab'ı ile hükmettikçe, onu dinleyin ve
itaat edin.”440
“İslam'ın değirmen taşı dönmektedir. Kitab’ın dönüp
durduğu yerde siz de onunla dönüp durun. Dikkat edin Kitap'la
hükümdar ayrı düşecekler; sakın ha “Kitap'tan” ayrılmayın... “441
Selmani el-Farisi ve İbn-i Abbas (Radıyâllâhü anhüma)
anlatıyorlar: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
“Helâl, Allâh Teâlâ’nın Kitab'ında helâl kıldığı şeydir. Haram
da Allâh Teâlâ’nın Kitab'ında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükût
ettiği şey ise, affedilmiştir. Onun hakkında soru külfetine
girmeyiniz.”442
“Allâh neyi kendi Kitab'ında helâl kıldı ise o helâldir. Neyi de
haram kılmış ise o haramdır. Sükût ettiği ise bağış kapsamına girer.
Artık siz Allâh’tan, O’nun bağışladıklarını kabul edin. Çünkü
gerçekten Allâh bir şeyi unutacak değildir.”443
“Şüphesiz ki Allâh farzları takdir edip belirlemiştir. Artık
sizler o farzları zâyi’ etmeyin. Hem Allâh (her konuda) sınırları da
belirleyip koymuştur. Artık siz o sınırları aşmayın. Birçok şeyler
hakkında ise size rahmet olsun diye, unutmaksızın susup
açıklamada bulunmamıştır. Artık siz de o şeyleri bahse konu
etmeyin.”444
İbn-i Abbas (Radıyâllâhü anhüma) anlatıyor: “Rasûlüllâh
(Aleyhissalâtü vesselam) ölmeye yakın iken evde bir kısım erkekler
vardı. Bunlardan biri de Ömer İbn-ül Hattab (Radıyâllâhü anh) idi.
Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): “Gelin, size bir şey yazayım da
bundan sonra dalalete düşmeyin!” buyurdular. Ömer “Rasûlüllâh
(Aleyhissalâtü vesselam)’a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda
Kur’ân var, Allâh’ın Kitab’ı sizlere yeterlidir.” dedi. Oradakiler
aralarında ihtilafa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Rasûlüllâh
(Aleyhissalâtü vesselam) size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de Ömer’in
sözünü tekrar ediyordu. Gürültü ve ihtilaf artınca Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam): “Yanımdan kalkın, benim yanımda
münakaşa caiz değildir!” buyurdu.
Bunun üzerine İbn-i Abbas: “En büyük musibet Rasûlüllâh
(Aleyhissalâtü vesselam)’la onun vasiyeti arasına girip engel
olmaktır!” diyerek çıktı.”445
Yine İbn-i Abbas (Radıyâllâhü anh)’dan: “O dedi ki: “Kim
Allâh’ın Kitab’ına uyarsa, dünyada asla şaşmaz, ahirette de bedbaht
olmaz. “446 Sonra şu Âyet’i okudu: “... Benim yoluma uyan ne sapar
ne de bedbaht olur.”447
Benzeri bir rivâyet ise şöyledir: “Ali (Radıyâllâhü anh), yanında
yazılı birçok yazıyı yok etti. Kendisine sebepi sorulunca da: “Bugün
insanlar, Kur’ân’ı bırakmış kendi âlimlerinin yazdıklarına
uymaktadırlar. Korkarım ki bu durum onları helâke götürecektir."
buyurdu.”
Yine Ali (Radıyâllâhü anh) çevresindekilere şöyle buyurdu:
“Sizi Ümmü’l- Kitab’ın üzerinde bulunduğu bir cadde ve açık bir
yol üzerinde bıraktım.”448
Diğer bir rivâyette bildirildiğine göre; Ömer efendimiz
yaralanıp ölüm döşeğinde iken, yanında bulunanlar: “Bize vasiyette
bulun!” dediklerinde: “Size Allâh’ın Kitab’ını vasiyet ediyorum. Zira
ona uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız!...” buyurdu.449
İbn-i Mes’ud (Radıyâllâhü anh)’den: Dedi ki: “Bu Kur’ândan
ayrılmayın! Çünkü O, Allâh’ın sofrasıdır. Kim Allâh’ın sofrasından
faydalanmak isterse, faydalansın. Zira ilim öğrenmekle olur.”4Ma’kil Bin Yesar (Radıyâllâhü anh)’ın anlattığına göre, Allâh
Rasûlü (Aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân’la amel
edin! Helâlını helâl, haramını haram sayın! O’na uyun, onun hiçbir
şeyini inkâr etmeyin!...”451
Aişe (Radıyâllâhü anhe)’den nakledilmiştir ki Rasûlüllâh
(Aleyhissalâtü vesselam) buyurmuştur: “Allâh’ın Kitab’ında
bulunmadığı halde koşulan şartların hepsi batıldır.”452
Selmani Farisi (Radıyâllâhü anh)’den ise şöyle rivâyet edimiştir.
“Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam)’a tereyağından, peynirden ve
yabani eşekten soruldu. Efendimiz: “Helâl Allâh’ın Kitabında helâl
kıldığı şeydir. Haram da O’nun Kitabında haram kıldığı şeydir.
Allâh’ın (kendi Kitabında) susup da söz etmediği şeyler ise, O’nun
size bağışladığıdır.”453buyurdu.
Cübeyr b. Nüfeyr’den yapılan rivayete göre, adı geçen şu
bilgiyi vermiştir: “Âişe anamızın yanına gittim. Bana şöyle dedi:
“Maide Sûresini okuyor musun?” Ben de “Evet.” diye cevap verdim.
Bunun üzerine şöyle dedi. “Şüphesiz bu Sûre en son indirilen
sûredir. O bakımından onda helâl ile ilgili neyi bulursanız onu helâl
kabul edin; onda haramla ilgili neyi bulursanız onu haram kabul
edin.”454
Konu ile ilgili şu Âyetler de çok ibret vericidir: “Ey iman
edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer
Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Açıklanmadığına göre) Allah onları (soracaklarınızı) bağışlamıştır.” Allah çok
bağışlayıcıdır, aceleci değildir.” (Mâide,101.) “Allah, bir topluluğu doğru
yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya
kadar onları saptıracak değildir.” (Tevbe, 115.)
“...Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allâh’a (Kur’ân’a)
ve Peygabere döndürün. Eğer Allâh’a ve ahiret gününe
inanıyorsanız, bu hem hayırlı, hem netice itibari ile en güzeldir.”455
“Öyle değil, Rabbin'e andolsun ki onlar arasında, kimi oraya,
kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde, seni hakem yapıp,
sonrada verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam
bir teslimiyetle teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.”456
“Allâh ve O’nun Peygamberi bir işe hükmettiği zaman, gerek
Mü’min olan bir erkek, gerek Mü’mine olan bir kadın için,
işlerinde, kendilerine muhayyerlik yoktur. Kim Allâh’a ve
Rasûlü'ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla
yolunu sapıtmıştır.”457
“Onlar hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü (kanunların mı)
istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü
Allâh’ınkinden daha güzeldir?”458
Hadis’i şerifde ise: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam), Muaz
(Radıyâllâhü anh)’ı Yemen’e vali olarak gönderdiği zaman kendisine
sorar: “Sana bir dava geldiğinde nasıl hükmedeceksin?” Muaz:
“Allâh’ın Kitabı ile hükmedeceğim”der. Bulamazsan?” Allâh’ın
Rasûlü'nün sünneti ile hükmedeceğim!” Allâh’ın Rasûlü'nün
sünnetinde de bulamazsan?” “ Re’yimle içtihat edeceğim.” der.
Muaz der ki: “Bu cevabım üzerine Rasûlüllâh göğsüme dokunup:
“Allâh’ın elçisinin elçisini memnun edecek şekilde muvaffak kılan
Allâh’a hamdolsun!” buyurdu.459
Tabi ki bu durum Kur’an’a rağmen hüküm koymak değil,
bilakis her asırda yeni çıkan sorunlara cevap bulmak içindir! Trafik
kuralları gibi! Değilse tek hüküm kaynağı olan Kur’an’a rağmen
herkese hüküm koyma yetkisi verilmiş olur!
O halde bütün bu delilleri buraya aktarmamın sebepi nedir
denilirse; bundan maksat, hüküm çıkarma konusunda Kur’ân-ı
Kerîm’i birinci sıraya almak ve bir konuda Âyetler ve Hadisler
çelişirlerse, Kur’ânın hükümlerinin tercih edilmesinin zaruri
olduğunu dile getirmektir. Zira Kur’ân gibi sağlam bir delil kaynağını
bir tarafa bırakarak, sahihliği üzerinde birçok itiraz bulunan veya
mevzu olduğu tespit edilen bazı rivâyetlerin delil olarak gösterilmesi,
iyi niyetli ve âlim bir kişi tarafından yapılacak bir davranış değildir!.
Zaten Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’in birinci sûresi “Fatiha” da,
Müslümanların hayat düsturlarını özetlenmiş, ikinci sûrenin başında
ve İsra Sûresi dokuzuncu Âyetde: “Tek doğrunun ve uyulacak tek
doğruluk rehberinin, Kur’ân-ı Kerîm’in içeriği olduğunu” kesin
olarak bildirmiştir.
Maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmak için, Allâh Teâlâ
dışındaki varlıklara dua etme konusunda, Kur’ân-ı Kerîm’e ve
Sünnet’e aykırı rivâyetlerden biri şöyle: “Sizden birinizin hayvanı ıssız
bir yerde aniden kaybolduğu zaman; "Ey Allâh’ın kulları! (hayvanımı)
Tutunuz!" diye nida etsin. Çünkü yeryüzünde Allâh’ın hazır kulları
vardır, onu sizin için tutacaktır.”
Bu rivâyet üzerinde yapılan itirazları, Prof. Dr. Zekeriyya
GÜLER “Vesile ve Tevessül Hadisleri’nin Kaynak Değeri” isimli tahric
çalışmasında şöyle aktarıyor: “Tevessül konusunda kaynak olarak
kullanılan bu Hadisin senedinde geçen “Ma’ruf B. Hassan esSemerkandi” münkerul Hadis ve zayıf bir ravidir.
Elbâni, Ebu Hatim’in (V. 277/890.) “ravi” hakkında söylediği
meçhul hükmünden hareketle, “Ma’ruf, ma’ruf değildir.” diyerek söz
konusu Hadisin zayıf olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca Hadis
munkatı olduğu gerekçesiyle de tenkide tabi tutulmaktadır. Nitekim
447
İbn-i Hacer de (V. 852/1448.) şöyle demektedir: “Bu, garib Hadistir.
Senedinde İbn-i Bureyde ile İbn-i Mes’ud arasında inkıta’ vardır.”460
Kur’ân ve Sünnete aykırı olduğu halde, aynı konuda delil diye
ileri sürülen diğer bir rivâyet ise şöyledir: “İşlerde acze düşüp kararsız
kaldığınızda, kabir ehlinden yardım isteyin.”
Bu rivâyetin mevzu’ Hadis olduğunu birçok Hadis âlimi
bildirmektedir.461
Burada konu ile ilgili olarak Hadis uzmanı Prof. Dr. Zekeriyya
GÜLER’in açıklamalarını sunuyorum: ”Şüphesiz Hadis metinlerinin
sıhhatinin tespitinde ve farklı rivâyetlerin mahiyetinden kaynak-lanan
ihtilafın giderilmesinde prensip olarak Kur’ân-ı Kerîm’in hakemliğine
müracaat edilir. “İhtilaf ettiğiniz her mevzuda hüküm Allâh’a
aittir.”462 Zira o, hiçbir müdahale, tebdil ve tağyire maruz kalmadan, tevatür yoluyla nakledilmiş orijinal ilâhi metindir. Hususen 1. asrın
Müslümanlarının ciddi gayret ve teşebbüsleriyle Allâh Teâlâ’nın
muhafaza ettiği, noksansız yegâne kaynak O’dur.”
Aslında, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a aidiyeti kesin olarak tespit
edilen bir Hadisin, son tahlilde Kur’ân ile tezat halinde olması
mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’e rağmen yani, onun esaslarına
muhalif düşecek şekilde, “sünnetin” bir beyanda bulunması veya bir
hüküm koyması düşünülemez.” 463
Bir konudaki hüküm, Kur’ân’da ve Sünnette farklı ise, o zaman
yalnız Kur’ân’a uyulması gerekir. Eğer iki Hadis çelişiyorsa, Kur'ânın
içeriğine aykırı olmayan Hadis alınır.
Konu ile ilgili bazı örnekler:
1- Boşanan kadınların, iddet sürelerini nerede tamamlayacakları ile ilgili olarak, bir rivâyette: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü
vesselam) “Fatma Bint-i Kays’a, kocasından boşandığında: “Senin,
boşandığın kocan üzerinde nafaka alacağın (ve evinde oturma hakkın) yok.
Git, Ümmü Şerik’in yanında iddetini tamamla.” dediği, sonra da Ümmü
Mektüm'ün yanına gönderdiği nakledilir.464
Diğer birkaç rivâyette ise; Peygamber efendimizin, boşanan
kadınlara: “İddetlerini kocalarının evinde geçirmelerini” emrettiği
bildirilmektedir. (Kütüb-i Sitte Ter., 11/362-363 ve Büyük Hadis Külliyatı, 2/304-305’e
bakınız.)
Birinci rivâyet için, Ömer İbnü’l- Hattab (Radıyâllâhü anh): “Biz
bilmeyen yahut unutan bir kadının sözü ile Rabbimizin Kitab'ını
bırakacak değiliz!” buyurdu.465
tevatür yoluyla nakledilmiş orijinal ilâhi metindir. Hususen 1. asrın
Müslümanlarının ciddi gayret ve teşebbüsleriyle Allâh Teâlâ’nın
muhafaza ettiği, noksansız yegâne kaynak O’dur.”
Aslında, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a aidiyeti kesin olarak tespit
edilen bir Hadisin, son tahlilde Kur’ân ile tezat halinde olması
mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’e rağmen yani, onun esaslarına
muhalif düşecek şekilde, “sünnetin” bir beyanda bulunması veya bir
hüküm koyması düşünülemez.” 463
Bir konudaki hüküm, Kur’ân’da ve Sünnette farklı ise, o zaman
yalnız Kur’ân’a uyulması gerekir. Eğer iki Hadis çelişiyorsa, Kur'ânın
içeriğine aykırı olmayan Hadis alınır.
Konu ile ilgili bazı örnekler:
1- Boşanan kadınların, iddet sürelerini nerede tamamlayacakları ile ilgili olarak, bir rivâyette: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü
vesselam) “Fatma Bint-i Kays’a, kocasından boşandığında: “Senin,
boşandığın kocan üzerinde nafaka alacağın (ve evinde oturma hakkın) yok.
Git, Ümmü Şerik’in yanında iddetini tamamla.” dediği, sonra da Ümmü
Mektüm'ün yanına gönderdiği nakledilir.464
Diğer birkaç rivâyette ise; Peygamber efendimizin, boşanan
kadınlara: “İddetlerini kocalarının evinde geçirmelerini” emrettiği
bildirilmektedir. (Kütüb-i Sitte Ter., 11/362-363 ve Büyük Hadis Külliyatı, 2/304-305’e
bakınız.)
Birinci rivâyet için, Ömer İbnü’l- Hattab (Radıyâllâhü anh): “Biz
bilmeyen yahut unutan bir kadının sözü ile Rabbimizin Kitab'ını
bırakacak değiliz!” buyurdu.465
tevatür yoluyla nakledilmiş orijinal ilâhi metindir. Hususen 1. asrın
Müslümanlarının ciddi gayret ve teşebbüsleriyle Allâh Teâlâ’nın
muhafaza ettiği, noksansız yegâne kaynak O’dur.”
Aslında, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a aidiyeti kesin olarak tespit
edilen bir Hadisin, son tahlilde Kur’ân ile tezat halinde olması
mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’e rağmen yani, onun esaslarına
muhalif düşecek şekilde, “sünnetin” bir beyanda bulunması veya bir
hüküm koyması düşünülemez.” 463
Bir konudaki hüküm, Kur’ân’da ve Sünnette farklı ise, o zaman
yalnız Kur’ân’a uyulması gerekir. Eğer iki Hadis çelişiyorsa, Kur'ânın
içeriğine aykırı olmayan Hadis alınır.
Konu ile ilgili bazı örnekler:
1- Boşanan kadınların, iddet sürelerini nerede tamamlayacakları ile ilgili olarak, bir rivâyette: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü
vesselam) “Fatma Bint-i Kays’a, kocasından boşandığında: “Senin,
boşandığın kocan üzerinde nafaka alacağın (ve evinde oturma hakkın) yok.
Git, Ümmü Şerik’in yanında iddetini tamamla.” dediği, sonra da Ümmü
Mektüm'ün yanına gönderdiği nakledilir.464
Diğer birkaç rivâyette ise; Peygamber efendimizin, boşanan
kadınlara: “İddetlerini kocalarının evinde geçirmelerini” emrettiği
bildirilmektedir. (Kütüb-i Sitte Ter., 11/362-363 ve Büyük Hadis Külliyatı, 2/304-305’e
bakınız.)
Birinci rivâyet için, Ömer İbnü’l- Hattab (Radıyâllâhü anh): “Biz
bilmeyen yahut unutan bir kadının sözü ile Rabbimizin Kitab'ını
bırakacak değiliz!” buyurdu.465
Tüm Hakları Saklıdır
BAŞA DÖN