Namazların peşinden Allâh’ı zikretmek, Hadislerdeki
bildirilen duaları yapmak ve “istiğfarda” bulunmak sünnettir. Ancak
“istğfar” farzlardan sonra yapılmalıdır. Zira peygamber efendimiz
“istiğfar'ı”, “Ellâhümme entesselâm...” senasından önce yapmıştır.
Bu “sena” ise, Hadislerde bildirildiğine göre yalnız farzların
bitiminde söylenir.
Namazların sonundaki zikirleri herkes gizli olarak kendi söyler.
Zira Asrı Saadette ki uygulama böyledir. “Nitekim Rasûlüllâh
Efendimiz selâm’ı verdikten sonra ancak: “Ellâhümme ente’s-selâm
ve min ke’s-selâm tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm” diyecek kadar
otururdu.910 Daha sonra, cemaatte kadınlar var ise, onların çıkmasını
bekler. Kadınlar yoksa hemen kalkıp giderdi. Bazen da “selamdan”
sonra cemaata döner ve onlardan gelecek soruları cevaplardı. Zaman
zaman da ashabına ibretli hikâyeler anlatırdı. Sünnet namazları
908 Kasas, 70.
909 Konu ile ilgili olarak Büyük Hadis Külliyatı, 1/348, 349, 394; El-Ezkar, s. 184’e ve
ayrıca Ebu Hilâl El-Askeri’nin “Kitab’ül-Furuk”, 52’ye bakınız.
910 Ahkâm Hadisleri, 2/482.
703
evde kılmayı tercih ederdi. Hulâfâ-i Râşidinin de, bu konudaki
uygulaması aynı idi.”911
Din İşleri Yüksek Kurulu’na, konu ile ilgili yazdığım soruya
verilen cevap’da: “Namazdan sonra zikirleri toplu söylemek
Sünnette yoktur ve bid’attır ama cemaatın zikirleri söylemeden
kalkıp, sevapdan mahrum kalmamaları için bu uygulama
yapılmaktadır” denilmiştir. Ayrıca daha sonra şu fetvayı da verdiler:
“Namaz dışındaki kıraat, zikir ve tesbîhatta asıl olan, bunları herkesin kendi
başına yapmasıdır. Peygamber (s.a.s.) dönemindeki uygulama bu yöndedir.
Ancak daha sonraları tesbîhatın müezzinin rehberliğinde topluca yapılması ve
‘aşır’ okunması bazı ülkelerde yaygınlaşmış, günümüze kadar da uygulama
bu şekilde gelmiştir.” (Din İşleri Yüksek Kurulu fetvaları. sh. 169. 01.03.2017)
Böyle bir uygulama her ne sebeple olursa olsun, uygun olsa idi,
Rasûlüllâh Efendimiz tavsiye ederdi. Ayrıca Din İşleri Yüksek Kurulu
911 Ahkâm Hadisleri, 2/482-488.
Bu Hadislerle şu Hadisler farklılık göstermektedir: İbn Abbas (radıyallâh
anh): “Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellem)’in zamanında cemaat farz
namazdan selâm verip çıkınca seslerini yükseltirlerdi. “Ben bu sesi işitir
işitmez, insanların namazı bitirdiklerini anlardım.” demiştir. İbn Abbas bir
başka rivayette de “Ben Peygamber ( Sallallahü aleyhi ve sellem)’in namazı
bitirdiğini tekbir getirilmesinden anlardım” demiştir (Büyük Hadis Külliyatı,
1/233.) İbnu Hacer: "Bu hadisten, namazdan sonra seslice zikretmenin caiz olduğu
anlaşılmaktadır." der. Namazdan sonra cehrî olarak zikir meselesi münakaşa
edilmiştir: Umumiyetle câiz olmadığına meyledilir. Nevevî der ki: "İmam Şafiî bu
Hadis'e dayanarak, sahabenin başlangıçta kısa bir müddet, zikrin şeklini ta´lim
maksadıyla cehrî olarak zikretmiş olduğuna hükmeder, bunu devamlı
yapmadıklarını söyler. Tercih edilen görüş şudur: Hem imam ve hem de cemaat
zikirlerini sessiz yaparlar. Ancak, ta´lim için ihtiyaç duydukları takdirde sesli
yapabilirler." (Kütüb-i Sitte Tercümesi, 9/42.) Ama bu alıştırma döneminde bile,
yalnız Sünnette bildirilen düalar söylenmeli!
Ayrıca İbn-i abbas'ın rivayetini de uygulamak isteyen cemaat veya kişi, farz
namaz için selâm verince önce “tekbir” getirsin, sonra “istiğfar”, arkasından da
“Ellâhümme ente's-seâm... “ senasını okusun, tesbih ve düaları kendi başına yapsın.
Bu konuda bir rivayet de şöyle: “Ümmü Seleme annemiz:- Rasülüllâh, sabah
namazını kılınca selâm verirken şöyle derdi: “Ellâhümme es’elüke ılmen nâfian ve
rızkan tayyiben ve amelen mütekabbelen.” dedi.” Kütüb-i S. Tercümesi, 17/17.)
704
da bu uygulamanın İslâm'da olmadığını kabul ediyor! Onun için,
cemaatı teşvik adına da olsa, fazilet adına da olsa, hiçbir kimsenin
Sünnette olmayan bir uyglamayı yapmaya hakkı yoktur. Aksi takdirde
İslam'a, delilsiz yeni bir uygulama getirilmiş olur ki, bu da îman
yönünden çok tehlikelidir. Ayrıca müezzinlik yapanların çoğu,
verdikleri komut aralıklarında, yeteri kadar beklemedikleri için,
maal’esef pek çok cemaat, “Sübhânellah” zikrini yahut öbür zikirleri,
ya 33’e tamamlamadan bitirmekteler veya zikirleri tam telaffuz
etmeden, 33 sayısını tamamlama gayretine girmekteler ve böylece
“zikir” lâfızlarını tam söyleyemediklerinden dolayı günaha
girmektedirler! Ayrıca farkında olmadan, “zikir” sevabından da
mahrum kalmaktadırlar!
Beş vakit namazdan sonra söylenecek zikirler ve bunların
sıralaması şöyledir:
Farz namazları kılınca, Önce üç kere “istiğfar” söylenir.
Sonra “Ellâhümme ente’s-Selâm ve minkesselâm tebârekte yâ
ze’l-celâli ve’l-ikrâm” senası söylenir. Sonra: “lâ ilâhe illâllâhü
vehdehü lâ şerîkelehü, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve
yümît ve hüve alâ külli şey’in kadîr. Ellâhümme lâ mâina limâ
e’tayte, velâ mu’tiye limâ mena’te, velâ yenfau ze’l-ceddi minke’lceddi” duası okunur.912
Sonra, Âyet'ü’l-Kürsi okununca Allâh Teâlâ tesbih edilir; yani
33 kere “Sübhânellâh”, 33 kere “El-hamdülillâh”, 33 kere “Ellâhü
Ekber” denilir. Sonra yüzüncüde şöyle denilir: “Lâ ilâhe illâllâhü
vahdehü lâ şerîkelehü, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ
külli şey’in Kadîr” denir ve eller kaldırılarak dua yapılır.
912 Rasûlüllâh Efendimiz “Ellâhümme ente’s-selâm” senasını, yalnız farz namazlardan
sonra söylemiştir. Bu konuda, Kütüb-i Sitte Tercümesi, 8/89, 288’e de bakınız.
Peygamber efendimz: “Ellâhümme lâ mânia limâ e’tayte…” ve devamını rükûda
da söylemiştir. Ayrıca rükû ve secdede okunan farklı düalar için, Büyük Hadis
Hülliyatı, 5/247-249’a bakınız.
705
Ayrıca beş vakit namazdan sonra; “Ellâhümme eınnî alâ
zikrike ve şükrike ve husni ıbâdetike” denilmesi sünnette tavsiye
edilmiştir.
Bunun delili, Muaz b. Cebel’in rivâyetidir. “Peygamber
(aleyhisselâm) benimle karşılaştı ve şöyle buyurdu: Ben sana
namazda veya her namazın sonunda söyleyeceğin bazı kelimeler
tavsiye ediyorum. Bu kelimeler de şu sözlerdir: “Ey Allâh’ım, Bana
seni zikretme, sana şükür ve ibadet etme hususunda yardımcı ol!”913
Bu duaları ve bundan sonraki duaları herkesin gizli olarak
kendi söylemesi faziletlidir. Ama cemaata öğretmek kastıyla, geçici
olarak müezzin yüksek sesle öncülük yapıyorsa, bütün cemaat bunları
içinden söylemelidir. Aksi takdirde müezzin veya imamın söylemesi
cemaata sevap kazandırmaz. Zaten müezzinin yüksek sesle cemaata
komut vererek zikir yaptırması da bid’attır. Çünkü Asr-ı saadette
böyle bir uygulama yoktur. O dönemde herkes dualarını ve zikirlerini
kendileri yaparlardı. Zaten bütün ana kaynak olan fıkıh kitaplarını
(dört mezhep imamlarının uygulamaları dahil) incelediğimizde, müezzin
kontrölünde tespih çekme olmadığını görürüz. Ayrıca bu kitaplarda:
“Alâ Rasülinâ salâvât”, “Sübhânellâhi ve'l hamdülillâhi...” ve dua
sonlarında “El- Fâtiha” demeyi öneren bir Hadis olmadığı gibi,
âlimlerin bir tavsiye fetvası da yoktur. Ayrıca Hadis ve fıkıh
kitaplarında, imamla tesbih çekme tavsiyesi de yoktur. İmam, farzı
kıldıktan sonra serbesttir. Dilerse son sünneti evinde kılar. Ama
cemaatla birlikte zikir yapmaz! (Bu konuda Sünnetteki uygulama şekli için; “İbn
Âbidin, 2/346-351; Feteva’yı Hindiyye, 1/266-268 ve Ni’met’ül- İslam ve Büyük İslam
İlmühali” isimli eserlerin, “Farz namazlardan sonra selâm vermek”bölümlerine bakınız.)
Buna rağmen Asrı Saadetten bir müddet sonra, birileri “Sahabelerin ve
Mezhep imamlarının Fıkıh kitaplarındaki bildirdikleri
uygulamaları” bir tarafa atarak nefislerinden doğan uygulamaları halka
kabul ettirmişlerdir. Hattâ Diyanet İşleri Başkanlığı bile bu bid’at
913 Ebu Davud, Salât, 1522; Nesei, Sehv, 3/53; Büyük Hadis Külliyatı,5/249; İslâm Fıkhı
Ansiklopedisi, 2/113.
706
uygulamarın savunucusu olmuştur!914 Yani bid'atçılar birçok konuda,
kitapları taşıyıp da içindekileri önemsemeyenlerin durumuna
düşürmüşlerdir!
Örneğin; “Ellâhümme entes-selâm ...” senasından sonra
söylenen “sübhânellâhi ve’l-hamdülillâhi vela ilâhe illallâh-ü ekber
velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm. “ zikrinin farz
namazlardan sonra okunması ile ilgili, sünnette bir uygulama ve
tavsiye görülmemiştir. Bir rivayette bu zikir, namazda okumak için
Kur’ân’dan hiçbir ezber yapmaya gücü yetmeyen bir kişiye, kıraat
yerine okuması için tavsiye edilmiştir.915 Ancak bu rivayet: “Kıraatsız
914 Müezzinin komutu ile tesbih çekme uygulaması, ilk olarak Emeviler devrinde
uygulanmıştır. İdareciler, cemaatin namazdan sonra idarî işleri konuşmamaları ve
hazır bir potansiyel gücü pasivize etmek için, müezzinin komutu ile tesbih çekmeyi,
uygulamaya koymuşlardır. Ayrıca Emeviler döneminde, nafile namazların
camilerde kılınması için zor kullanılmıştır.
Ayrıca farz namazlardan sonra “Alâ Rasülinâ salâvât” demek Sünnette yoktur. Konu
ile ilgili olarak Kayseri il Müftülüğüne 24.1.2015’de sorduğum soruya verilen
cevapta: “Namazlardan sonra, tesbihattan önce “Alâ Rasülinâ salâvât” demek
Sünnette belirtilmemiş, namazın bittiğini, toplu zikir olan tesbihata geçiş olduğunu
ifade etmet için, Hıcri 3. asırdan sonra uygulanmaya başlanmıştır.” denilmektedir.
(Cevap 3.2.2015 tarihinde geldi.)
Müezzinin görevi, yalnız ezan okumak ve gâmet getirmektir. (Kütüb-i Sitte
Tercümesi, 16/601’e bakınız.)
915 Ahkâm Hadisleri, 2/339; Büyük Hadis Külliyatı, 5/293. Aynı zikir, başka ek zikirlerle
beraber, gece uyanıpta tekrar uyumak isteyen kişiler için tavsiye edilmiştir. (ElEzkar, s. 163.) (Birinci kaynaktaki rivâyetler, aynı zamanda Kur’ân’dan ezberi
olmayan kişinin Arapça dışında bir dille namazda kıraat yapamayacağını
gösteriyor.)
Ayrıca bu zikir, bir mescidde tahiyyatü’l-mescid namazı kılmak imkânı
olmadığında veya secde âyet-i okunduğu halde, tilâvet secdesi yapılamadığında
okunması tavsiye edilmiştir. (İslâm Fıkh-ı Ansiklopedisi, 2/178, 243; Kütüb-i Sitte
Tercümesi, 3/272; 6/110. Ayrıca namaz sonu gibi, belirli bir zaman tahsis etmeden
günün her anında bu dûayı söylemek yine çok faziletlidir. Zira Allâh Teâlâ’ya en çok
sevimli 4 kelime bu zikrin içindedir. (Kütüb-i S. Tercümesi, 6/109-110, 112- 113;
Fıkhus-Sünneh, 1/450; Müsned’i Ahmed, 2/310.)
707
namaz sahih değildir.” (Kütüb-i Sitte Tercümesi, 7/536.) rivayeti ile
çelişmektedir. Ayrıca bu “zikir’i” öğreninceye kadar kısa birkaç Âyet
ezberlemek daha kolaydır!! Yine namazlardan sonra “Alâ Rasülinâ
salavât” demek de Sünnette yoktur.
Ayrıca Rasûlüllâh Efendimiz farz namazı kıldırdı mı, ya hemen
kalkar gider işine bakar veya bir konu açılırsa ashabı ile sohbet eder ve
onlara ibretli olaylar anlatırdı. Tesbihleri ve duaları söylemek
isteyenler, herkes kendisi yerine getirirdi.916
Dua ve zikirleri müezzinle birlikte yapmanın en büyük
kayıplarından biri de, büyük mükafaat vaadedilen birçok duanın
söylenmesinin uygulamadan kaldırılmasıdır. Ayrıca pek çok cemaatın,
imam’ın duasına yetişebilmek için acele ederek zikirleri hızlı
söylemesi ve böylece, ya zikirleri eksik söylemesi ya da harflerini eksik
telaffuz etmesi, başka önemli bir kayıptır.
Farz namazlardan sonra, 33'er kez zikir söylenmesini
başlıngıcta Rasûlüllâh Efendimiz yalnız fakirler için tavsiye etmişti.
Fakat sonradan bunu zenginler de yapmaya başladılar. Yani bu
zikirleri cemaatla söylemenin Sünnette yeri yoktur.917
Allâh Teâlâ’yı çok zikir etmenin faziletleri ve istiğfar’ın önemi ile ilgili, Sâffât, 143;
Mümin, 55; Kütüb-i Sitte Tercümesi, 6/107-117; 17/505-513’e, Büyük İslâm İlmihali, 204,
205’e bakınız.
916 Ahkâm Hadisleri, 2/482-483’e bakınız.
917 Müslim, Mesacid, 142; El-Ezkar, s. 124.
Tesbihleri, farz namazların sonunda söylemek, yani sünnet namazların
sonuna bırakmamak, sünnete uygun olanıdır. Hanefiler dışındaki mezheplerin
uygulaması da böyledir. (Delil ve Kaynakları ile İslam dini, 162.)
1- Hanefi mezhebinin “Sehiv secdesi” uygulaması sahih Hadislerde yoktur.
Zira Peygamber efendimiz şöyle buyurdular: “Biriniz namazında, iki mi kıldım üç
mü kıldım, diye şüphe ederse, şüpheyi atsın, kalbine en yatkın olanı ölçü alsın,
sonra da selâm vermezden önce iki secde yapsın. Eğer beş rek’at kılmışsa, namazını
onunla (sehiv secdesi ile) çift yapmış olur. Dördü tam kılmış idiyse, o iki secde ile
Şeytanın burnunu sürtme olur.” (Kütüb-i Sitte Tercümesi, 8/193. Benzeri Hadis için,
age,. 8/194-195’e bkz.)
Başka bir rivayet şöyle: “Ebu Hureyre efendimiz anlatıyor: “Rasûlüllâh
Efendimiz namazın ikinci rek’atında selâm verip bitirdi. Zülyedeyn kedisine: “Ey
708
Allâh’ın Rasülü! Namaz kısaldı mı yoksa unuttunuz mu?” diye sordu.
Peygamberimiz: “Zülyedeyn doğrumu söylüyor?” diye sordu. Herkes: “Evet!” diye
cevap verdi. Peygamberimiz de iki rek’at daha kıldı, sonra selâm verdi, sonra tekbir
getirip iki secde daha yaptı. Bu iki secde diğer secdelerin uzunluğunda idi veya biraz
daha uzundu. Sonra namazdan kalktı.” (Age,. 8/195. benzeri Hadis için, age,.
8/196’ya bkz.) (Kılınan namaz öğle veya ikindi.)
Ancak bu konuda Peygamber efendimize nispet edilmeyen şöyle bir rivayette
var. Hanefi Mezhebi konu ile ilgili uygulamasında sahih rivayetleri değilde, bu
rivayeti ölçü almıştır!
İbn Mes’ud (radıyallâhü anh)’dan: Rasülüllâh (aleyhissâlâlâtü vesselâm)
buyurdu ki: “Namaz kılarken üç mü kıldım dört mü kıldım diye şüpheye düşersen, eğer
zannı gâlibin dört ise, hemen teşehhüd yap, sonra sen daha otururken ve selâm vermemişken
iki secde daha yap; sonra aynı şekilde teşehhüd oku, sonra selâm ver.” (Ebu Dâvud, Salât,
198, (1028.) Ebu Dâvud der ki: “Bu, İbn Mes’uddan Rivayet edilmiştir. Ancak
âlimlerden kimse bu rivayeti Rasülüllâh (aleyhissâlâlâtü vesselâm)’a nispet
etmemiştir!
2- Mezheblerin Hadislerde olmayan ve nefislerine göre getirdikleri
uygulamalardan biri ise şöyle: a) Hanefiler; namazda tahiyyatta otururken,
“Ettehıyyatü düası “ sonunda Kelime-i Şahedeti söylerken “Lâilâhe” derken
şahadet parmağını kaldırırlar ve “illâllâh” derken indirirler! b) Şafiiler" illâllâh "
derken şahadet parmağını kaldırırlar ve birinci oturuşta kalkıncaya, son oturuşta ise
selam verinceye kadar kaldırmayı sürdürürler! c) Mâlikiler namaz bitinceye kadar
sağa sola parmaklarını hareket ettirirler. d) Hanbeliler “Allah” lafzı okunurken
şehadet parmağıyla işaret eder ve hareket ettirmezler. Hadisler de ise: “...Peygamber
efendimiz namazda oturduğu zaman sağ avucunu sağ dizinin üzerine koyarak,
bütün parmaklarını yumar, başparmağını takip eden parmağı ile de işarette
bulunurdu...” buyruluyor. (Müslim, mesâcid ,21, 115-116.)
Diğer bir rivayette ise: “Şihab İbü’l- Mecnun der ki: “ Rasûlüllâh Efendimizin
huzuruna girdim, namaz kılıyordu. Sol elini sol uyluğunun üzerine koymuş, sağ
elini de sağ uyluğunun üzerine koymuş idi. (Sağ elin) parmakları hep yumuk, sadece
işaret parmağı açıktı. Şöyle düa ediyordu: “Ey kalpleri evirip çeviren Allâh’ım!
Kalbimi dinin üzere sabit kıl!” (Age,. 8/77, 80. Konu ile ilgili Hadis ve bilgiler için,
age,. 8/77- 85’e bkz.)
Diğer rivayette ise: “Düa ettiğinde parmağı ile işaret ederdi ve onu
kımıldatmazdı.” denir. (Büyük Hadis Külliyatı, 1/227.) Başka bir rivayette ise;
teşehhüdde şehadet parmağı düa ederken kaldırılıp ‘hareket ettirilir,’ deniyor.
(Ahmed; hadis no:18890. Nesâî; hadis no:888.) Yani birbirine zıt iki rivayet var!)
AncakVâil b . Hucr’un başka bir rivayetinde, ikinci rivayetteki parmak hareketinin
sebepi için: “Soğuk bir günde geldim insanları elbiselerinin altında
(tahıyyatta)ellerini hareketettiriyordu” deniyor. (Ahmed b. Hanbel, IV, 318.) (Daha
709
Kılınan namaz, sabah veya akşam namazları ise, yukarıda
bildirilen, Âyetü’l-kürsîden ve diğer sûrelerden, tesbih ve
tahmidlerden önce, tehıyyet şeklini bozmadan, on kez “Lâilâhe
illallâhü vahdehû lâ şerîkeleh. Lehü’l-mülkü velehü’l-hamdü yuhyî
ve yümîtü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” zikri okunur. Bunun
arkasından yedi kez “Ellâhümme ecirnî min’en-nâr” denir.918
Sonra yukarıda aktırdığım gibi sırası ile önce Âyet’ül-Kürsî
okunur. Daha büyük fazilete erişmek istenirse, İhlâs-ı Şerif, Felak, Nâs
ve Fâtiha Sûreleri de okunarak, 33 kez “Sübhânellâh”, 33 kez “Elhamdülillâh” ve 33 kez “Ellâhü Ekber” denilir. Yüzüncüde “Lâilâhe
illallâhü vahdehü lâ şerîkeleh, lehü’l-mülkü velehü’l-hamdü ve
hüve ala külli şey’in kadîr.” zikri söylenir.
Yine onar kere tesbih, tahmid ve tekbir getirilebileceği de,
başka bir rivâyette nakledilmiştir.
Daha sonra namaz kılan kişi, ellerini kaldırır kendisi ve
Müslüman kardeşleri için dilediğince dünya ve ahiret hayırlarından
ister; özellikle sabah namazı ile ikindi namazından sonra dilediklerini
arz eder. Çünkü bu vakitlerde gece melekleri ile gündüz melekleri bir
arada bulunurlar, onun yaptıkları duaya âmin derler. Dolayısıyla bu
geniş bilgi için bkz:“Teşehhütte Şehâdet Parmağının Durumu” Mustafa
Karabacak)
NOT: DİYK her iki konuda da, “yukarıdaki Hadisleri” ve bunların içerdiği
hükümleri içeren “diğer Hadisleri”, Hanefi Mezhebinin bu konudaki yanlış
uygugulamalarını savunmak için kaynak olarak göstermiştir! (Halbu ki, DİYK’nun,
09.09.2014. tarihli, bu konularla ilgili soruma, 10.09.2014’te verdiği cevaptaki
kaynaklar: 1- Tahiyyatta işaret parmağının kaldırma zamanı ile ilgili. DİYK’nun
İşte Kaynakları, hepsi benim yukarıda verdiğim Hadisler: Müslim, Mesacid, 114-116
(580); Muvatta, Salât, 48, (1,88); Ebu Davud, Salât,186, (987); Tirmizi, Salât, 220, (294);
Nesai, İftitah, 189, (2,237), Sehv,32-25, (3, 36-38). 2- Sehiv secdesi için: Buhari’nin
22.Kitabı ve Müslim’in 5. Kitabının 19. babı.)
918 Hadis-i Şerif’te bildirildiğine göre: “Kim sabah ve akşam namazından sonra, yedi
kez “Ellâhümme ecirnî min’en-nâr” derse ve bu düayı okuduktan sonra ölürse,
okuyan için, Cehennem’den kurtuluş yazılır.” (İslâm Fıkh-ı Ansiklopedisi, 2/115.)
Yine sabah namazını kılınıp selam verilince şu dûayı okumak da sünnettir:
“Ellâhümme innî es’elüke ılmen nâfian ve rızkan tayyiben ve amelen
mütekabbelen.” (Kütüb-i Sitte Tercümesi, 17/17.)
710
vakitlerde yapılan duaların kabul olunması, daha çok umulur.
Duaların en faziletlisi, sünnette gelen dualardır. Hadislerde;
Rasûlullâh (aleyhisselâm) namazlardan sonra; “cimrilikten,
Korkaklıktan, düşkün ve bakıma muhtaç bir ihtiyarlık haline
düşmekten, Dünya fitnesinden, Cehennem azabından, zenginlik ve
fakirliğin şerrinden ve benzeri belâlardan”Allâh’a sığındığı
bildirilmektedir!
919 Sonra dua bitince, Peygamber efendimizin yaptığı
üzere, Allâh Teâlâ’ya “hamd” edip, peygamberlere “salât ve selam”
söylemek için: “Sübhâne Rabbike Rabbi’l-ızzeti ammâ yasıfûn ve
selâmün ale’l-mürselîn, ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn”920 Âyeti
okunup eller yüze sürülür. Ama Fâtiha Sûresi okunmaz!
Nitekim “Ali (Radıyâllâhü anh): “Kıyamet gününde, her kim
en dolgun ölçeklerle ölçülmek isterse, bir meclisten kalktığı zaman,
son sözünün yukarıdaki Âyetler olmasını tavsiye etmiştir.”921
919 İbn Mâce, Dua: 3; Tirmizî, Deavat: 77, Ebu Dâuud, Vitr, 32 (1543) ve İslâm Fıkh-ı
Ansiklopedisi, 2/112- 116’ya bakınız. Âl-i Imran, 191’de de: “…Bizi cehennem
azabından koru.” diye, düa etmemiz istenmektedir.
Namazdan sonraki düa için bir rivayette de şöyle buyruluyor: “Biriniz namaz
kıldığında, Allâh’a hamd ve senâ ile başlasın, sonra Peygambere salât söylesin,
sonra istedediği düayı yapsın.” buyruluyor. (Age., 5/238’e bakınız.)
Namazdan sonra yapılacak düaların ferdi olduğu ve peygamber efendimizin
bu konudaki düaları ile ilgili olarak, B. Hadis Külliyatı, 5/250-254’e bakınız. Zaten
yukarıda verdiğimiz ilgili düa da ferdi anlamlıdır! Fıkıh kitaplarında da, namaz
sonrası düaların ferdi söylenmesi bildirilmektedir!
Namazdan sonraki söylenen tesbihlerin adedi konusunda farklı rivâyetler var. Bilgi
için, Ahkâm Hadisleri, 2/480’e bakınız.
Düa da ellerin durumu, düadan sonra elleri yüze sürmek ve “âmin” demek ile
ilgili olarak, Kütüb-i Sitte Tercümesi, 5/505, 516;17/51’e bakınız.
Hutbe için çıkıldığında, mimberde el kaldırmak da bid’attır. (Age., 5/507-508’e
bakınız.)
920 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/117 ve El- Ezkar Tercümesi, s. 127’ye bakınız.
Düaların kabul olması için, namaz sonundaki düa’da ve diğer düaların
başında ve sonunda “hamd ve salât” söylemek tavsiye edilmiştir. Hatta bazı
rivâyetlerde düaların ortasında da salâvat getirmek tavsiye edilmiştir. Büyük Hadis
Külliyatı, 5/238’e bakınız
921 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/117.
711
Allâh Teâlâ da Kur’ân’da Cennet'tekiler için: “...De'vâhüm en'ilhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.” “…Onların dualarının sonu da
şudur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur.”922
buyurmaktadır.
Birçok Hadis-i Şerif'te de bildirildiğine göre, duaların kabul
edilmesi için, başında ve sonunda “hamd” ve “salâvat” getirilmesi
tavsiye edilmiştir.923 Onun için, namaz sonundaki duaların başında ve
sonunda da “hamd” ve “salâvat” söylemeliyiz. Ama “hamd” etmek
gâyesi ile de olsa, duaların sonunda, “Fatiha Sûresi’ni” okumak
Sünnette yoktur. Duaların sonlarında, söylenilmesi tavsiye edilen
Âyetlerin metinleri ise yukarıda verildi! Bu ikaza rağmen, duaları
“Fatiha Sûresi” ile bitirmek: “Sevap kazanılacak durumların yerlerini
ben de belirleyebilirim, bu uygulama daha iyidir." demektir. Yani kişi
bu uygulaması ile yeni bir sevap kazanma ve yeni bir kulluk şekli
ortaya koymaktadır ki, bu da imân yönünden tehlikelidir! Nitekim
abdest alırken, sevap kastı ile azaları üçten fazla yıkamak tehlikeli
olduğu gibi! Bu durum yeri gelince anlatılacak.
Yine daha önceden de anlattığım üzere, kişinin kıldığı
namazların en faziletlisi, farzlar hariç evde kıldığı namazlardır. Yine
zikirlerin en faziletlisi de, insanlardan uzak bir şekilde, riya
karışmadan, evde veya tenha bir yerde söylenen zikirlerdir. Onun için,
bir kişi farz namazını kıldıktan sonra, sünnet namazları, zikirleri ve
duaları, mümkünse evinde veya uygun tenha bir yerde eda etmelidir.
Bu konunun önemini Rasûlüllâh (aleyhisselâm), şöyle dile
getirmektedir: “Kişinin evinde kıldığı namazı, benim şu
mescidimdeki namazımdan daha çok faziletlidir. (Yalnız) farzlar
hariçtir.”924 Başka bir Hadisinde: “Mescidde nafile güzeldir. Evde ise,
922 Yunus,10.
923 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 5/511- 516; 6/61- 66; 8/362’ye bakınız.
Allah Teâlâ zikir konusunda Peygamber efendimizi şöyle uyarıyor: “Kendi
kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini
an!” (A’raf, 205.)
924 Nimetü’l-İslâm/343, 344. Münyetül-Musallî.
712
daha çok güzeldir.”
925 buyruluyor. Aynı konuda diğer bir Hadis-i
Şeriflerinde de: “Kişinin en faziletli namazı, farzlar dışında evinde
kıldığı namazlardır”926 buyuruyor.
Fakih Ebu Cafer ise, bu konunun önemini şöyle dile getiriyor:
“İlk sünnet olsun, son sünnet olsun, geçirme korkusu yoksa
sünnetleri evde kılmanın sevabı daha çoktur.”927
Ayrıca, farzlarla sünnetler arasında bir müddet ara vermekte
sünnettir. Kişi sünnetleri evde kılmakla, farzla sünnet arasını
ayırdığı için, ikinci bir fazilet kazanmaktadır. Bu konuda İslâm
Fıkhı Ansiklopedisi’nde şu ibare yer almaktadır: “Farz ile Sünnet
arasını ayırmak, mendubdur.”
928 Aynı konuda, Rasûlüllâh
(aleyhisselâm) zamanından şöyle bir olay nakledilmektedir: “Bir
adam, Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’ın mescidine girip farz namazı
kıldı ve iki rek’at (nafile) namaz kılmak için ayağa kalktı. Bunun
üzerine Ömer İbn-i Hattab (Radıyâllâhü anh) adama dediki: “Otur,
taki Farz namazın ile nafile namazının arasını ayır. Zira bizden
önce geçen milletler böyle işlediler de, helâk oldular.” Bu hali
gören Rasûlüllâh (aleyhisselâm) buyurdu ki: “Ey Hattap oğlu!
Sana Allâh Teâlâ doğruyu yaptırıp isabet ettirdi.”929
925 Age., 343, 344.
Beş vakit namazdan sonra söylenen zikirlerin müezzin denetiminde toplu
yapılmasının ise, Sünnette hiç yeri yoktur. Zira bu zikirler; mallarını infak ederek
yüksek derecelere ulaşan zengilerin derecelerine ulaşmak isteyen, bir gurup fakire
tavsiye edilmiş, günler sonra bunlardan gören zenginler de aynı zikirleri söylemeye
başlamışlardır. (Müslim, Mesâcid, 142; Darimi, 210; Muhtasar-ı Hayatü’s-Sahabe,
498-499, Kandehlevi; Mecmeu’z-Zevaid, 1/181, 189’a bakınız.)
926 İslâm Fıkh-ı Ansiklopedisi, 2/120.
927 Nimetü’l-İslâm/344.
928 İslâm Fıkh-ı Ansiklopedisi, 2/120-198.
929 El-İbda’, 74, Ebu Davud.
Bu olay ve önceki bilgiler göz önünde tutulduğunda görülür ki, fazilet, farz
namazların peşinden sünnetleri hemen kılıp cemaatla tesbih çekmekte değil, aksine
farzla sünnetin arasını ayırarak, tesbihleri kişinin kendisinin söylemesindedir.
713
Sabah namazının sünneti için de, fıkıh kitaplarında şu tavsiyeler
yer almaktadır: “Sabah namazının sünnetinde en faziletli hareket,
onu vaktin başlangıcında (fecrin başında), kıraatı uzatmadan
kılmaktır.”930 Ayrıca: “Sabah namazının sünnetini kılınca, farza bir
müddet ara vererek, sağ yan üzere yaslanarak dinlenmek de
sünnettir.”931
Burada şu izahı yapmak yerinde olacağı kanaatindeyim. Bir kişi
sünneti, camide kılmak mecburiyetinde ise, yerini değiştirerek veya
yukarıdaki farz ile sünnet arasında okunması tavsiye edilen duaları
okumak suretiyle yahut iyilikle ilgili bir şey konuşarak, farz ile sünnet
arasını ayırmalıdır.932
Beş vakit kıldığımız namazların arkasından söylenilmesi sünnet
olan dua ve zikirlerin faziletlerini anlattıktan sonra, şimdi bu zikirlerin
yerine başka zikirler koymanın veya yerlerini değiştirmenin
sakıncaları hakkında bazı bilgiler vermek istiyorum.
Yukarıda da söylediğim gibi, Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’ın
bildirdiği her zikir ve dualar, tavsiye edilen yer ve zamanlarda
söylenildiği takdirde, o dua için vad’edilen fazilet ve mükâfata
erişilebilinir. Aksi takdirde sevaptan çok günah kazanılır. Zira
Rasûlüllâh (aleyhisselâm) tavsiye ettiği her dua ve zikri, yer ve
zamanın özelliğini dikkate alarak söylemiştir. Yani bu tavsiyeler, hâşâ
boş ve hikmetsiz değildir. Onun için bir kişi kendi nefsine göre dua ve
zikirlerin yerlerini değiştirirse büyük vebale girer.
İbn-i Ömer ise şöyle demiştir: “imam selam verince kalkar.” Mücahit de;
ikinci hailfe Ömer efendimizin şöyle dediğini söylemiştir: “imamın selamdan sonra
oturması bid’attir.” (Umdetul kari, VI,138,139.)
Bir Hadis-i Şerif’te: “Geceler arasında, sırf Cum’a gecesini ihya etmek için
ayırmayın…” buyruluyor. (Büyük Hadis Külliyatı, 2/60.)
930 Nimetü’l-İslâm, 343.
931 İslâm Fıkh-ı Ansiklopedisi, 2/120 ve 198’e bakınız.
932 Age., 2/120. Nimetü’l-İslâm/276.
714
İşte onun için, muteber fıkıh kitaplarında “Zikir ve dualar
nerede emir ve tavsiye edilmişse orada söylenmelidir. Çünkü dua ve
zikirler yalnız oraya mahsustur”933 denilmektedir.
Konunun daha iyi anlaşılması için birkaç misal verelim. Mesela;
Rasûlüllâh (aleyhisselâm), beş vakit namazın farzlarının akabinde ve
verilen selâmdan hemen sonra “üç kere istiğfar getirmeyi” tavsiye
etmiş ve bizzat kendisi de uygulamıştır. Fakat yüzyıllar önce halkı
aydınlattığını sanan bazı hoca görünümlü kişiler, bu istiğfarın beş
vakit namazın sonunda söylemeyi uygulamadan kaldırıp, haftada bir
vakte indirmişler ve yalnız Cum’a gecelerinde söylemeyi adet haline
getirmişlerdir. Bununla da kalmayıp, hem istiğfarın söylendiği yeri
değiştirmişler, hem de nikâh tazeleme adı altında sünnette olmayan
bir ilâveyi yapmışlar. Böylece bid’at üstüne bid’at getirmişlerdir!
Bu konuda bir Hadis’te şöyle buyrulmaktadır: “Geceler
arasında Cum’a gecesini (nafile) ibadet yapmaya has kılmayın.
Günler arasında da Cum’a gününü oruç tutmaya ayırmayın. Ancak
sizden birinizin adet edinip tutmakta olduğu oruç o güne rastlarsa,
o ayrıdır.”934
Başka bir misal; sabah ve akşam namazlarından sonra
Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’ın okunmasını tavsiye ettiği “yedi kere
“Ellâmümme ecirnî minennâr.” duası ve diğer tavsiye edilen dualar
kaldırılarak, bunların yerlerine; sünnette anılan yerde söylenmesi
tavsiye edilmeyen “Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî
küntüminezzâlimîn” ve “HâsbünAllâh-ü veni’me’l-vekîl...”935
duaları uygulamaya konulmuştur. Yani bunu yapanlar, Rasûlüllâh
(aleyhisselâm)’ın tavsiyelerini ikinci plana atarak, kendilerine göre
duaların söyleniş yerlerinde değiştirmeler yapmışlardır. Fakat bu
933 İbn-i Abidin Reddü’l-Muhtar Tercümesi, 3/352.
934 Ahkâm Hadisleri, 4/17; Büyük Hadis Külliyatı, 2/60.
935 Bu dûaların birincisi, isyandan sonra tevbe ile beraber söylenilmesi, ikincisi ise
düşmanla karşılaşıldığında veya korku, sıkıntı ve çaresiz kalındığı anda
söylenilmesi, Peygamberimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından tavsiye
edilmiştir. (Fıkhu’s-Sünneh, 1/469, 470, 471. Hak dini Kur’ân Dili, 6/166.)
715
uygulamayı yapanlar, daha çok sevap kazanacaklarına inandıkları
için, tehlikeli bir iş yapmış olurlar! Zira hangi amelin nerede
yapıldığında, sevabının çok olacağını yalnız Allah (Celle Celâlühü) ve
O’nun Rasûlü bilir.
Şimdi zikir ve diğer ibadetlerde, sünnette tavsiye edilen
uygulamaların yerini ve şeklini değiştirmenin sakıncalarını bildiren
bazı fıkıh bilgilerini aktarıyorum:
Bu konuda Reddü’l-Muhtar’da, özet olarak şöyle denmektedir:
“Abdest azalarını üç defa yıkamanın sünnet olduğunu kabul eden
bir kişi, bu azaları üçten fazla yıkarsa, Şeriatın koyduğu sınıra
tecavüz ettiğinden zulüm etmiş olur. Çünkü o fazla yıkamayı Allâh
Teâlâ’ya, daha fazla yaklaşma ve daha fazla sevap kazanma amacı
ile ve ibadet niyeti ile yapmaktadır. Bu ise yasaktır.”936
936 Büyük Hadis Külliyatı, 1/97; İbn-i Abidin Reddü’l-Muhtar Tercümesi, 1/188.
Bu konuda şöyle bir Hadis-i Şerif rivâyet olunmuştur: “Nebi (Sallallahü aleyhi
ve sellem)’e bir bedevi Arap geldi ve abdestten sordu. rasül-ü Ekrem (Sallallahü
aleyhi ve sellem) de, her azayı üçer defa yıkayarak, abdest almayı tarif edip gösterdi.
(Ve şöyle dedi) “Abdest böyle alınır, binaen aleyh kimki bunun üzerin ziyade
ederse, muhakkak o kimse kötülük işlemiş olur, hududu aşmış olur ve zulüm
etmiş olur.” buyurdu. Burada kınanan durum, sünnette bildirilen ölçüyü
önemsememekdir. Yani ibadetlerde sünnetle tayin edilen ölçü, yer ve zamanın, bir
hikmete dayandığını kavrayamamaktır. (Mişkatü’l-Mesabih Tercümesi, 2/397 ve
398’e bakınız. Mirkat, 1/317.)
Ayrıca her abdest azasını yıkarken okunan dûalar da Sünnette tavsiye edilen
dûalar arısında yoktur. (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/178; El-Ezkar, s. 58; )
Abdest alan kişinin: “Bismillâhi ve’l-hamdülillâhi” veya “bismillâhi’l-Azım
ve’l-hamdülillâhi alâ dini’l-İslâm” diyerek, Allâh Teâlâ’yı zikretmesi sünnettir.
(Kütüb-i Sitte Tercümesi, 16/548-549; Büyük Hadis Külliyatı, 1/105.)
Bu zikirlerin yanında, abdest almakta olan kişiye, şu dûayı okumak da Sünette
tavsiye edilmiştir: “Allâh’ım! Günahımı bağışla, evimde bana genişlik ver, rızkımı
bana mübarek kıl, bana verdiğin rızkı çoğalt. Bana vermediğin şeylerle de beni
fitneye düşürme.” İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/179.) Başka bir rivâyette ise:
“Ellâhümme iğfirlî zenbî ve vessi’lî fi dârî ve bâriklî fî rıkî.” “Allâh’ım!
Günahımı bağışla, evimde bana genişlik ver, rızkımı bana mübarek kıl!”
şeklindedir. (Nesei, Amelü’l-yevm, 80.) Ayrıca abdest aldıktan sonra,
Peygamberimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem)’e salâvat getirmek de sünnettir. (İslâm
716
Nimetü’l-İslam'da ise, bu konuda şöyle denmektedir:
Sünnet olan bir zikri bildirilen yerde ve zamanda yapmamakta
iki hata vardır.
1. Yerinde yapmama hatası.
2. Yerinin dışında uygulamak.
Zira mahallinde yapılmayan her zikir, mahallinin dışında
yapılmaz.937 Yani o zikir yerinde yapılmamışsa yerinin dışında
yapılmaz, terkedilir. Nitekim “teşrîg tekbirleri” de, farz namazın
arkasından yapılmadığı zaman terk edilir.
Fıkhı Ansiklopedisi, 1/178-179; El-Ezkar, 58; Ahkâm Hadisleri, 2/454. Son eserde,
derin mânâlı başka düalar da var.)
Fıkıh kitaplarında salâvat getirmenin tavsiye edildiği yerlerden bazıları
şunlardır: "Mescid’e girerken ve çıkarken, ezandan sonra, gamet edilirken, dûanın
başında, ortasında, sonunda, abdest alırken, salâvat getirilmesi tavsiye
edilmiştir.” (Reddü’l-Muhtar Terc. 2/323. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/178.)
Bazı kişilerin yaptığı gibi koku ikram edilirken, “salavât” söylemek sünnette
yoktur ve bid’attır.
Namazlardan sonra musafaha için ise İbn Abidin şöyle diyor: “Sadece
namazlardan sonra musafahaya devam etmek, bazı cahillerin bunun sünnet
olduğunu ve diğer zamanlarda yapılan musafahalardan daha faziletli olduğunu
zannetmelerine yol açar. Oysa seleften hiç¬bir kimse bu vakitlerde musafaha
etmemiştir. Binaenaleyh namazdan sonra musafaha her hâlükârda mekruhtur ve
Rafızîlerin sünnetlerindendir.” (İbn-i Abidin Reddu’l-Muhtâr (Arapçası), 5/244.)
Abdest bitince ise şöyle dûa etmek sünnettir: “Eşhedü enlâ ilâhe illâllâhü vahdehü
lâ şerîkeleh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh.”
“Ellâhümmec’alnî minet-tevvâbîne vec’alnî minel-mütedahhirîn.
Sübhânekellâhümme ve bihamdike eşhedü enlâilâhe illâ ente, estağfiruke ve
etûbü ileyke ve sallallâhü ve sellem alâ Muhammedin ve alâ êli Muhammed.”
(İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/178.; El-Ezkar, 57-58. Kütüb-i Sitte de ise, biraz kısası
nakledilerek tavsiye edilmiştir Kütüb-i Sitte Tercümesi, 16/563.) Ayrıca son iki
eserdeki rivâyette, birinci düayı (Kelime-i Şahadeti) üç kere okumanın sünnet
olduğu bildirilmektedir. Konu ile ilgili olarak yine Kütüb-i Sitte Tercümesi, 10/140’a
da bakınız.)
Bazı rivâyetlerde abdest sonunda “Kadr Sûresi”ni üç kere okumak da tavsiye
edilmiştir. (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/178.)
937 Nimetül-İslâm, 317-318.
717
Başka bir misal: “Her kim çocuğu doğduğunda, kulağına ezan
okumanın sünnet olduğuna dayanarak bir kişi öldüğü zamanda bu
uygulamayı yapmak isterse, yanlış yapmış olur. Yine iki Müslümanın
karşılaşmasında musafaha sünnet olduğu halde, namazdan çıkarken
musafaha yapmayı adet haline getirmek bid’attır.
Regaip namazını kılmak için, bir yerde toplanmak bid’attir.
Zira dinimizde böyle bir namaz olmadığı gibi, mübarek geceler adı
altında tavsiye edilen bir namaz da yoktur!! Onun için mübarek
gecelerde ibadet ve zikir yapmak kastı ile mescidlerde toplanmak
bid’attır. Yalnız bazı rivayetlerde, Ramazan geceleri ile ilgili, nafile
namaz tavsiyesi var!938 Berat gecesi’nde kılınması tavsşye edilen yüz
rek’atlık namaz, Hicri dördüncü yüz yılda ortaya konarak halka
tavsiye edilmiştir.939Başka bir misal: “Her kim çocuğu doğduğunda, kulağına ezan
okumanın sünnet olduğuna dayanarak bir kişi öldüğü zamanda bu
uygulamayı yapmak isterse, yanlış yapmış olur. Yine iki Müslümanın
karşılaşmasında musafaha sünnet olduğu halde, namazdan çıkarken
musafaha yapmayı adet haline getirmek bid’attır.
Regaip namazını kılmak için, bir yerde toplanmak bid’attir.
Zira dinimizde böyle bir namaz olmadığı gibi, mübarek geceler adı
altında tavsiye edilen bir namaz da yoktur!! Onun için mübarek
gecelerde ibadet ve zikir yapmak kastı ile mescidlerde toplanmak
bid’attır. Yalnız bazı rivayetlerde, Ramazan geceleri ile ilgili, nafile
namaz tavsiyesi var!938 Berat gecesi’nde kılınması tavsşye edilen yüz
rek’atlık namaz, Hicri dördüncü yüz yılda ortaya konarak halka
tavsiye edilmiştir.939
938 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/179, 2/V,Y, sayfaları; İbn-i Abidin Reddü’l-Muhtar
Tercümesi, 3/487. Maal’esef bir zamanlar, çocuğun kulağına ezan okunmasına kıyas
edilerek, cenaze kabre indirilirken de ezan okunmaya başlanılmış,tır. Allâh’a şükür
bu bid’at şimdi unutulmuştur.
Burada yeri gelmişken, bir sünneti daha hatırlatmak istiyorum. Bir Hadis-i
Şerif’te bildirildiğine göre, ezan işitildiğinde, her cümlenin tekrar edilmesi ve ezan
bitince de “salâvat” getirilmesi ve şu düanın okunulması tavsiye edilmiştir:
“Ellâhümme Rabbe hêzihi’d-de’veti’t-tâmmeti ve’s-salâti’l-kâimeti êti
Muhammedeni’l-Vesîlete ve’l-fadîlete ve’b’ashü makâmen mahmudeni’llezî
veadtehü.” (Kütüb-i Sitte Tercümesi, 7/451; Ahkâm Hadisleri, 2/119.) Ayrıca, ezan ve
kaameti işitenler, abdestsiz veya cünüp olsalar da müezzinin dediklerini söylemeleri
sünnettir. Yalnız “Hayye ala’s-salâh, Hayye ale’l-felâh” söylenirken. “Lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm” denir. “Es-salâtü hayrun min’en-nevm”
denilirken ise: “Doğru söyledin, hayır ve iyilik işledin” denilir. İkâmette ise, “Gad
gâmêti’s-salâtü” cümlesi denirken: “Allâh hep kılınmasını ve devamını sağlasın ve
beni namaz ehlinin sâlihlerinden eylesin” diye düa edilir. (Ahkâm Hadisleri,
2/119.)
Yalnız Din İşleri Yüksek Kurulunun fetvasında: “Ezan düasını, müezzin
öncülüğünde koro halinde söylemek bid’attır, Ezan düasını herkes kendi
söylemelidir” denmektedir. (Türk Diyanet Vakfı Yayınları, “Günümüz Mes’elelerine
Fetvalar” Sayfa, 29’a bakınız. 7. baskı,)
939 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 3/288’e bakınız.
718
Yine Reddü’l-Muhtar’da da şöyle denmektedir: “Bizim
imamlarımıza göre, mest üzerine meshin ve başa meshin bir defa
yapılacağı, Rasûlüllâh (aleyhisselâm)’ın fiili ile sabit olmuştur. Üç
defa mesh ziyadedir. Zira Rasûlüllâh (aleyhisselâm) “Her kim
bundan ziyade veya noksan yaparsa, tecavüz ve zulüm yapmış olur”
buyurmuştur.”940
Başka bir fıkıh kitabında ise: “İyi niyetle ve sevap beklentisi ile
de yapılsa, kunut duasından sonra eller yüze sürülmez.”941
“Namazdan sonra şükür secdesi yapmak da mekruhtur. Zira
görenler, bu hareketin namazdan bir parça olduğunu sanabilirler ve
böylece ibadete, aslında olmayan bir ek yapılmış olur.”942 “Sevap
kastı ile de olsa, ibadetlere ek yapmak, İslam'a iftiradır. İslam'a yeni
hükümler sokmaktır.”943
Bu misaller çoğaltılabilir. Mesela hacca giden bir kişi,
“Cemrelerde, fazla sevap kazanmak amacı ile yediden fazla taş atarsa
mekruh olur.” Yani o kişinin beklentisinin aksine, sevap çoğalmaz
azalır. Yine “Namazlardan sonra tavsiye edilen otuz üçer kere
söylenecek zikirler fazla söylenilirse, beklenilenin aksine elde edilecek
sevap azalır. Çünkü sünnete aykırı hareket edilmektedir. Bu hareketin
doğru ve güzel olduğuna inanılırsa, îman tehlikeye girer.”
Zamanımızda iyi niyet adına, namaz sonu zikir ve tesbihatta
yapılan değişikliklere ve benzeri durumlara ashab-ı kiram’ın tepkisi
çok ağır olmuştur. Şöyle ki:
“Mücahid (rahimehüllah)’ın anlattığına göre, “Abdullah İbn-i
Ömer (radıyallâhü anhüma) ile beraber bir mescid’e giriyorlar. ezan
ise önceden okunmuş. Bu arada müezzin, cemaatın namazı
kaçırmaması için, onları çağırma gâyesi ile “Namaza başlanıyor.”,
940 İbn-i Abidin Reddü’l-Muhtar Tercümesi, 1/164, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/156, 184,
236.
941 İslâm Fıkh-ı Ansiklopedisi, 2/124.
942 Age., 2/251
943 Age., 1/156, 184, 2/367.
719
“Haydi namaza!” gibi bir cümle sarf ediyor. Bunu duyan Abdullah,
Mücahid’e; “Haydi bizi bu bid’atçının yanından çıkar.” diyor ve
namaz kılmadan oradan ayrılıyorlar.944
Yine bir sahabe-i kiramın, tabiin döneminde Kur’ân ve Sünnete
aykırı bir kısım hareketlerin yayıldığını görünce, yaptığı şu feryad da
ibret vericidir: “(Tabiinden) Ebu Nadra (Radıyâllâhü anh) anlatıyor:
“Ebu Said el Hudri (Radıyâllâhü anh): “Biliniz ki, içinizde Allâh’ın
Peygamberi bulunmaktadır. Eğer O, birçok işlerde size uymuş
olsaydı, şüphesiz kötü duruma düşerdiniz. Ama Allâh size îmanı
sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; küfrü, fıskı ve isyanı
da size iğrenç göstermiştir”945 meâlindeki Âyeti okudu ve şöyle dedi:
“İşte bu kendisine vahyolunan peygamberinizdir. Peygamberin
uyması düşünülebilen kimseler de -ki Âyette “Size uymuş olsaydı.”
diye bildirilmektedir.- sizlerin en hayırlı imamlarınız olan ashab’dır.
Dünkü durum öyle olunca bugün haliniz nedir?”946 Yani Kur’ân'da
övülen bir topluluğun, İslam'a muhalif bazı durumlarına meyili kerih
görüldüğüne göre, ya sizin ortaya koyduğunuz sünnet dışı
uygulamalara ne demeli? demek istiyor!
Tarık İbn-i Şihab anlatıyor: “Bayram hutbesini okuma işini
namazdan öne alanın ilki Mervan’dır. O, bu işe tevessül edince
cemaatten biri ayağa kalkarak: “Yanlış iş yapıyorsun, namazın
hutbeden önce kılınması gerekir.” dedi. Mervan: “Artık o usül terk
edildi.” diyerek devam etmek istedi. Ebu Saidu’l Hudri ortaya
atılarak: “Bu adam, üzerine düşen uyarma vazifesini yaptı. Zira ben
Rasûlüllâh’ın şöyle söylediğini işittim: “Sizden kim (sünnetime
uymayan) bir münker görürse, onu eliyle düzeltsin. Buna gücü
yetmezse, lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle
buğuz etsin. Bu kadarı îmanın en zayıf mertebesidir.”947
944 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 7/474.
945 Hucurat, 7-8.
946 Tirmizi, Tefsir, Hucurat, 3265.
947 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 1/229-230.
720
Ka’b İbnü Ucre (Radıyâllâhü anh) mescide girince,
Abdurrahman İbn-i Ümmi’l Hakem’i oturarak hutbe verirken görmüş
ve derhal müdahale etmiştir: “Şu habise bak hele! Oturarak hutbe
veriyor.”948dedi.
Umera İbn-i Mervan’ı minberde ellerini kaldırarak hutbe
verirken görmüş ve derhal müdahale etmiştir: “Allâh şu iki kısa elin
belasın versin. Ben Rasûlüllâh’ı gördüm, eliyle şundan fazla
kaldırmazdı.” dedi ve şahadet parmağı ile işaret etti.”949
“Enes (Radıyâllâhü anh) şöyle der: “Rasûlüllâh (aleyhisselâm)
devrinde mevcut olan şeylerden hiçbirini artık göremiyorum.”
Kendisine “Namazı da mı?” diye itiraz edilince: “Namaza da ne
yaptığınızı bilmiyor musunuz?” cevabını verdi.”
950
Bütün bu delillere rağmen ve kaynak fıkıh kitaplarında ve İslâm
İlmihali kitaplarında bildirilen, beş vakit namazdan sonraki, zikirleri
ferdi olarak söyleme ve yalnız Sünnette bildirilen zikirleri söyleme
emrine rağmen, yukarıda aktardığımız yanlış uygulamalar Türkiye’de
devam etmektedir. Bu yanlışları savunanların kaynakları ise,
maal’esef yalnız “Namaz Hocası” kitaplarıdır!
Şimdi de, beş vakit namaza bağlı olmadan yapılan bazı
bid’atları aktarıyorum.
Evde Kur’ân-ı Kerîm’i hatmedip duasını camide yaptırmak da
bid’attır.951 Çünkü duada önemli olan, samimi bir duygu ile ve gizli
yapılmasıdır. Onun için, kişi Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiğinde, aile
fertlerini toplamalı ve evde birlikte dua etmelidirler. Zira Enes
(Radıyâllâhü anh) böyle yapmıştır. Ayrıca bu duaya başlamadan önce,
Fatiha Sûresini ve Bakara Sûresinin baş kısmını okumak sünnette
948 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 8/354.
949 Age., 8/355.
950 Age., 1/190.
951 Fetevayı Hindiyye Tercümesi, 11/557.
721
yoktur.952 Bu konuda sünnette tavsiye edilen: “Kur’ân-ı Kerîm’i
hatmettikten sonra, tekrar hatim etme gâyesi ile “Fâtiha Sûresini”
okumak ve böylece ikinci hatime başlamış olmaktır.”
Bu konuda, toplumda uygulanan bir başka duruma da
değinmek istiyorum. Zamanımızda pek çok vakıf veya dernek, halka
Kur’ân-ı Kerîm hatmettirip, dualarının topluca yapılması için
kendilerine havale edilmesini istemekedirler. Hatta bazı kuruluşlar,
“salâvât” okuma ve sayısını kendilerine bildirme kampanyası
başlatmaktadırlar. Hâlbuki yukarıda da söylediğim gibi, dualarda,
nafile ibadetlerde ve zikirlerde esas olan, gizli yapılmasıdır. Zira
gizlilikte riya olmaz.953
Ayrıca bu kuruluşlar, sahip oldukları imkânlarla halkı Kur’ân-ı
Kerîm hatmetmeyi teşvik ettikleri kadar, onun içerdiği hükümleri ve
ilkeleri öğrenmeye, öğretmeye teşvik etseler, büyük bir sorumluluğu
yerine getirmiş olurlar ve insanların dünya ve ahiret kutuluşuna vesile
olmuş olurlar. Zira bu konuda sünnette tavsiye edilen; Kur’ân-ı
Kerîmin anlamını ve içerdiği hükümlerin hikmetini düşünerek
okuyup hatmetmektir. Ayrıca O’nun içeriğinin hiçbirini gizlemeden
tümüyle insanlara anlatmak ise, farzdır. Çünkü insanlığın kurtuluş ve
saadetini sağlamak ancak böyle mümkündür. Zaten Kur’ân’ı Kerîm’in
gönderiliş gâyesi de, içerdiği hüküm ve ilkeleri hayata hâkim
kılmaktır. Nitekim bu konuda pek çok Âyet-i Kerîme vardır. O
âyetlerden birkaç tanesini sunuyorum:
“Biz sana bu Kur’ân’ı, insanlara, kendilerine indirilen
hükümleri açıklaman için indirdik.”954
“Biz bu Kitab’ı sırf sana hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi
insanlara açıklayasın ve imân eden bir topluma da hidâyet ve
rahmet olsun diye indirdik.”955
952 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/212.
953 Bu konudaki bazı deliller için: A’raf, 205; Sünen-i Darimi, Bab, 23, Rivâyet No: 210;
İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/213, 468; Beyhaki, Şuabül-Îman’e bakınız.
954 Nahl, 44.
722
“Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı
olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”956
Demekki Kur’ân’ı Kerîm, yalnız hayatı düzenlemek için
gönderilmiştir. Yalnız lâfzını okuyarak hatmedilmek veya mezarlıkta
okunmak için değil!
Bu konudaki, Sünnette olan uyarılar ise şöyledir: “Ebu
Abdurrahman Es-Sülemi Radıyâllâhü anhdan: “Rasûlüllâh
Aleyhissalâtü vesselam’ın ashabından bize şunu anlattılar: “Onlar
Rasûlüllâh’dan on Âyet alıp ezberlermiş. O Âyetleri iyice öğrenip
içindeki hükümleri hayatlarına uygulamadıkça diğer on Âyet’e
geçmezlermiş. Dedi ki: “İşte biz ilim ve ameli onlardan böyle
öğrendik.”957
Abdullah İbn-i Ömer (Radıyâllâhü anhüma): “Biz Rasûlüllâh
devrinde hayli zaman yaşadık. Bizden her biri Kur’ândan önce îman
ederdi. Bir Sûre indiği zaman helâl, haram, emir ve yasağı öğrenirdi.
Îman ettikten sonra bu (hükümleri kabüllenmede) duraklamazdı.
Fakat ben bu gün, îmandan önce Kur’ân okuyan kişiler
görmekteyim. Kur’ânı baştan sonuna kadar okur, fakat emir ve
yasaklarını bilmez. Bu hususda kendisinde, hurma çekirdeğinin
kabuğu kadar bir iz bırakmamaktadır.”958
955 Nahl, 64.
956 Sâd, 29.
Nisa 105’de ise: “Allâh’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında
hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik. Hainlerden taraf olma!”
buyruluyor. Enfal sûresi, 25’de de: “Kur’ân, küfür bataklığında ölü olan insanlığı,
imanla diriltmek için gönderildiği” belirtiliyor! Yusuf Sûresi, 104’te ise: “... Kur’ân,
âlemler için ancak bir öğüttür.” buyruluyor!
Yusuf İslâm bir konuşmasında: “İyi ki İslâm ülkelerinde ki Müslümanları görerek
değil de, Kur’ân’ın içeriğini okuyarak Müslüman olmuşum." dedi.
957 Büyük Hadis Külliyatı, 1/60.
958 Age, 1/60. İbn-i Mace, Ebu Davut ve Nesai rivâyet etmişlerdir.
"Kur'an, kendisiyle amel edilmek için indirilmişti. Fakat (yazık ki) insanlar
onun (sunduğu evrensel mesajı terkederek, yalnız) tilavetini ibadet edindiler"(Serehsî,
Mebsüt, l, 200.) diyen Abdullah İbn Mes'ud, irşad yüklü bu serzenişiyle esasen
problemin kaynağına işaret etmekte ve ümmete çözüm yolu göstermektedir. Çünkü
723
“Ebu’d-Derda (Radıyâllâhü anh) anlatıyor: “Rasûlüllâh (Aleyhissalâtü vesselam) ile beraberdik. Gözünü semaya dikti. Sonra: “Şu anlar,
ilmin insanlardan kalkıp kaçırıldığı anlardır. Öyle ki, bu hususta
insanlar hiçbir şeye güç yetiremezler!” buyurdular. Ziyad İbn-i Lebid
el-Ensari araya girip: “Bizler Kur’ân’ı okuyup dururken ilim bizlerden
nasıl kapıp kaçırılır? Vallâhi biz hem onu okuyacağız, hem de
çocuklarımıza ve kadınlarımıza okutacağız!” dedi. Rasûlüllâh
(Aleyhissalâtü vesselam) da: “Anasız kalasın ey Ziyad, ben seni
Medinenin fakihlerinden sayıyordum. İşte “Tevrat” ve “İncil”,
Yahudilerin ve Nasranilerin elinde, onlar hayatlarına ne kadar
uyguluyorlar!” buyurdu. Cübeyr der ki: “Ubade İbnü’s-Samit
(Radıyâllâhü anh)’a rastladım. Kardeşin Ebu’d-Derda ne söyledi işittin mi?
dedim. Ve ona Ebu’d-Derda’nın söylediğini haber verdim. Bana: “Ebu’dDerda doğru söylemiş. Dilersen kaldırılacak olan ilk ilmin ne
olacağını sana haber vereyim: İnsanlardan ilk kaldırılacak ilim,
“huşu”dur. Büyük bir camiye girip, huşu üzere olan tek şahsı
göremeyeceğin vakit yakındır!” dedi.959
“Ebu Saîdi'l-Hudri (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Rasûlüllâh
(Aleyhissâlâtü Vesselâm) buyurdular ki: “Size insanların en
hayırlısını ve en şerlisini bildireyim mi!: İnsanların en hayırlısı o
kimsedir ki, atı sırtında, devesi sırtında veya yaya olarak, ölüm
gelinceye kadar Allâh yolunda çalışır. İnsanların en şerlisine gelince
o da, Allâh'ın Kitabı'nı okuyup (emir ve yasaklarına) riâyet etmeyen
kimsedir.”960 Ayrıca bu konuda şu Âyet’i Kerimenin üzerinde
en büyük muallim Rasül'i Ekrem efendimizin rehberliğinde, Kur'an ve Sünnetin
manevi ikliminde yetişen bu sahabî, "(Rasulüm! Evrensel elçilik görevini sana verdik) o
halde, kafirlere karşı boyun eğme ve Kur'an ile onlara karşı olanca gücünle büyük
bir cihad et!"(Furkan, 52.) buyuran Yüce Rabbimizin mesajını çok iyi anlamış,
Kur'an'ın tüm beşeriyeti diriltecek ve gönülleri fethedecek bir hayat iksiri olduğunu
görmüştü.
959 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 11/273.
İyaz bin Hudayr radıyallâhü anh: “Kur’ân, kendisi ile amel edilsin diye indirildi.
Ama insanların çoğu okumakla yetindi” buyurdu.
960 Kütüb-i Sitte Tercümesi, 3/500.
724
hepimiz, bilhassa hafızlar çok iyi düşünmeliyiz: “Tevrat’la yükümlü
tutulup da, onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan
merkebin durumu gibidir…” (Cum’a, 5.)
Bazı din görevlileri tarafından, “Salâten Tünci ve Salâti
Nariye” diye bilinen ve sonradan ortaya konulan sözleri, Sünnetten
bir dua gibi kabul etmeleri ve namazlardan sonra, ya da belirli
zamanlarda veya hastalara şifa için okumayı kendilerine vazife
saymaları da önemli yanlış uygulamalardandır! Ashab-ı kiram, bir
duanın Rasûlüllâh Aleyhissalâtü Vesselam'dan gelip gelmediğini
öğrenmek için, adeta kılı kırk yararcasına araştırmışlardır. Yine ashab-ı
kiram “Salâvat” konusunda da titiz davranmış ve Rasûlüllâh
efenfidimize: “Allâh bize senin için “salât getirmemizle emretti; sana
nasıl salât getirelim.” diye ısrarla soru soruyorlardı. Peygamber
efendimiz de onlara, okuyacakları “Salâvat” çeşitlerini öğretmişti.961
Yani Bazı kişilerin fetvalarında söyledi gibi, “Salâvat” uydurmanın
veya bu uydurulan salâvatları okunmanın geçerli bir yönü yoktur.
Bazı imamlar da, namazdan çıkmak için verilen selamı çok
uzatıyor, cemaat ise, ondan önce bitiriyor! Bu ise doğru bir hareket
değildir.962
”Kıyâmet günü bir adam getirilir. Kur’ân, bu insanın karşısına bir insan
kılığında çıkar. Getirilen bu adam, Kur’ân’ın farzlarını zayi etmiş, yasaklarını
çiğnemiş, yap dediklerini yapmamış, yapma dediklerini yapmış biridir. Kur’ân,
bu kişiyi Allah’a şöyle şikayet eder: "Ya Rabbi, benim âyetlerimi ne kötü
ezberledi, sınırlarımı çiğnedi, farzlarımı yapmadı, bana uymayı terketti, günah
saydığım şeyleri işledi." Kur’ân, ortaya deliller koyarak davasını sürdürür.
Bunun üzerine Yüce Allah: "Al bu adamı, ne hali varsa görsün." buyurur.
Kur’ân, onu elinden yakalar ve yüzüstü Cehennem’e atıncaya kadar peşini
bırakmaz.” (Heysemî, 7/160) Başka rivayetlerde de: “Kur’ân’ın kıyamet gününde
insanların leh ve aleyhlerinde delil olacağı” belirtilmiştir. (Müslim, Taharet, 1;
Tirmizî, Da’vât, 85; Buhari, 4/183, 5/249, 361.)
961 Bilgi için, Ahkâm Hadisleri 2/442, 443, 450; Kütüb-i Sitte Tercümesi, 6/130, 17/13’e
bakınız.
962 Büyük Hadis Külliyatı, 1/233’e bakınız.
725
Kabirde ölüye telkin:
Tartışılan başka bir konu ise, kabirde ölüye telkin verme
hususudur. Şâfii ve Hanbelilere göre kabirde telkin müstehap, Hanefi
ve Mâlikilere göre ise, ölüm halindeki kişinin yanında kelime-i
şehâdet telkin etmek menduptur. Definden sonra ise telkin yoktur!
Delillerin zahirine göre de “telkin” Sünnet değildir! Zaten Büyük
Hadis Külliyatı’nda, birçok Muhaddis, telkinle ilgili rivayetin sağlam
olmadığını bildirmektedir.
963
Ayrıca; Taberânî Mu’cemu’l-Kebir’de: Bu hadis sahih değil,
zayıf’tır, der. Hadis hakkında ilim ehlinin söyledikleri: Heysemi;
Mecmau’z-Zevaid, 3/45 de bu rivayeti nakletmiş ve: “Senedinde
tanımadığım bir topluluk var.” demiştir. Nevevi, bu hadis hakkında
Mecmû, 5/304 da: “İsnadı zayıftır.” demiştir. İbnu’s Salah ise: “İsnadı
kaim ( yani sağlam ) değildir.” demiştir. Hafız Irakî; Tahricu’l-İhya,
4/420’de hadisi zayıf gördüğünü bildirmiştir. İbnü’l-Kayyım da,
Zâdü’l-Meâd 1/498’da: “Hadisin ref’i ( yani Nebi’ye nispeti ) sahih
değildir.” demiştir. Hafız İbni Hacer, Emâli’l-Ezkâr’da, hadis’i İbni
Allan’ın Fütuhâtü’r-Rabbâniye, 4/196’de zikrettiğini söylemiş ve: “Bu
Bid’at büyük günahların en büyüğüdür, çünkü o: 1-Allah ve Rasulüne
düşmanlıktır. 2-Allah’ın şeriatına benzer şeriat yapmaktır. 3-Şeriata noksanlıkla itham
etmektir. 4-Allah ve Rasulüne iftira etmektir. 5-Küfür ve şirke düşmeye sebeptir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, bid’atinden dönene kadar her bid’atçinin tevbesini
perdelemiştir.” Taberani, Evsad: 4214
Bundan dolayı bid’at, tevhidin kemalini yaralayıcı en büyük amillerden
biridir, bazen tevhidin aslını yaralamaya bile ulaşabilir.
963 Büyük Hadis Külliyatı,1/391, (Tahriç; sh. 518.) Mâlikilere göre; ölüm anında, ölü
üzerine ve kabir üzerine Kur’an okumak mekrutur. Zira bu uygulama Selefin
(sahabe ve tâbiinin) amellerinden değildir. Bilgi için, İslam Fıkhı Ansiklopedisi,
3/16-17, 86-88 ve Ahkâm Hadisleri,3/389’a bakınız. Telkin ölü için faydalı ise;
kaybolupta ölenler ve denizde cenazesi kalanlara adaletsizlik olmaz mı?
Kabirin başında durup düa etme ve cenaze namazı ile ilgili, Tevbe, 84’e
bakınız.
Birinci eserde, kabrin üzerine üç avuç toprak saçılması ile ilgilide bir rivâyet
var ama detay yok. İslâm Fıkhı Ansiklopedisinde ise biraz daha detay var. İslâm
Fıkhı Ansiklopedisi, 3/75’e bakınız.
726
hadis garip’tir.” demiştir. San’âni, Sübülü’s-Selâm, 2/161’de: “Tahkik
(araştırmacı) imamlarının ifadelerinden çıkan sonuca göre; hadis
zayıftır, hadisin gereğince amel etmek ise bid’at’tir. Bu (telkin verme)
işi yapanların çokluğuna aldanmamak gerekir.” demiştir. Şeyh elElbân ise, kitabında, 599 numarayla buna benzer bir hadis daha
rivayet etmiş ve o hadisi Kadı Halaî’nin Fevâid, 2/55’den tahriç ettiğini
söyledikten sonra bunun isnadının cidden zayıf olduğunu, senetteki
Utbe b. Seken’den başka hiç kimseyi tanımadığını, Utbe b. Seken
hakkında da Dârekutnî’nin metruku’l hadis (hadisleri alınmayıp terk
edilen ravi ), Beyhakî’nin de; mensubun ile’l-vad’ı (hadis uydurmakla
sıfatlanmış ravi) dediklerini aktarmıştır. Son olarak da bu hadisin
“mevzu” (uydurulmuş) değilse bile en az münker (zayıf ravinin
güvenilir ravilere muhalefet eden rivayeti) olduğunu söylemiştir.
(Silsiletü Ehâdisi’d-Dâife : 2/64-65.)
Ayrıca dirilerin, ölülerden hiçbir şey hissedemeyeceği ve
hiçbir ses duyamayacağı ile ilgili olarak ise, Meryem, 98’de şöyle
bildiriliyor: “Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen onların
herhengi birinden bir şey hissediyor veya onlara ait cılız bir ses de olsa
işitiyor musun?” Fatır Sûresi 22; Rum, 52 ve Neml, 80’de de: “Dirilerle
ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen
kabirdekilere işittiremezsin! (Kabirdekilere duyuramadığın
gibi, Kâfirlere de hakikatı algılatamazsın!)” “Şüphesiz sen
ölülere duyuramazsın. Arkalarına dönüp kaçarlarken sağırlara da
çağrıyı duyuramazsın.” “Şüphesiz, sen ölülere işittiremezsin.
Dönüp gittikleri zaman çağrıyı sağırlara da işittiremezsin.” buyrulur.
Yani ölülere sesini duyuramadığın gibi, kalpleri mühürlü olanlara
da hakikatı kavratamazsın.” buyruluyor! (Ayrıca bu Âyetlere göre,
peygamber de olsa, ne ölüleri işitebilir ne de ölüler onu işitebilir!)
Yine Yâsîn Sûresi 52’de: “(işte o zaman:) Eyvâh, eyvâh! Bizi
kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın vâdettiğidir. Peygamberler
gerçekten doğru söylemişler! derler.” Âyetlerinin içeriğine dayanarak
birçok âlim, ölülerin “telkin’i” duymasının mümkün olmadığını
727
söylemektedirler. Ayrıca bir rivayette de, ölünün kabirde uyumaya
koyulduğu bildirilir. (Büyük Hadis Külliyatı, 1/395.) Bedir harbinde
öldürülen müşrikler için Peygamberimizin dediği söylenen: “…Benim
söylediklerimi, siz
Tüm Hakları Saklıdır
BAŞA DÖN